Atheistlik ve Düsünceler

Başlatan Nazire, Aralık 26, 2006, 01:28:22 ÖS

0 Üyeler ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Nazire

IşIĞA YÜRÜMEK





              Bir gurup arıyla sineği bir şişeye koyuyorlar. şişenin taban tarafını ışığa doğru, açık olan ağız kısmını da karanlığa doğru yerleştiriyorlar. Arıların hepsi ışık olan tarafa doğru üşüşüyorlar . Ama şişenin tabanı cam ve onların da yabancısı olduğu bir madde olduğundan çıkmayı başaramıyorlar. Bu arada sinekler, şişenin ağzına doluşuyorlar ve karanlıkta dışarı çıkıp kayboluyorlar. Ağzı açık olan şişeden karanlık tarafa doğru tek bir arı bile gelmiyor. Camın önünde ışığa doğru çabalarına devam ediyorlar.İnsanın aklına hemen arıların akılsızca davrandıkları geliyor. Ancak daha derinlemesine düşününce, karşımıza bir anıt gibi dikilen gerçek çok farklı oluyor.
               Çok basit gelen bu deney beni oldukça düşündürdü. Arıların ne kadar akıllı varlıklar olduğunu hepimiz biliyoruz.Sinekler ise malum hayvanlar.Arılar ne kadar temizse adı üstünde, sinekler de o kadar iğrençtirler.Arılardan korkarız bizi sokarlar diye ama, sineklerden midemiz bulanır.
               Evet, ışığa doğru yürüyenlerin önünde her zaman engeller olacaktır kuskusuz. Onlar, engellere rağmen ışıktan vazgeçmeyenlerdir. Ne tür engel olursa olsun önlerinde, çabalarını sürdürenlerdir. Ve bu uğurda da gerektiğinde ölebilenlerdir. Yürek, azim, sevgi, ilkeler, dürüstlüktür bunu yaptıran. Kendine saygı, yaşadığı topluma saygıdır.               Sinekler, karanlıkta sıvışan kaçaklardır. Karanlığa yürüyenlerdir. Karanlık düşüncelerdir. şişenin ağzının karanlığa bakmasının onlarca hiç bir önemi yoktur . Sinsi, ilkesiz, yüreksiz, korkak varlıklardır.SADECE Kendi yaşamları söz konusudur. Nerede yemek varsa, nerede rahat yasayacaklarsa, nerede çok para kazanacaklarsa oraya giderler. Onlar için karanlık olması önemli değildir açık ağızların.
               Arıyı kovalamak isterseniz savaşır. Engellere aldırmaz. Amacı sadece ışığa ulaşmaktır. İğnesini sapladığında öleceğini bilerek savaşır. Ve değerleri için ölür. Ama sinekler kaçarlar. Sonra yılışık, yılışık tekrar dönerler kovaladığınız yere. Yemeklerinize, kollarınızın üstüne tünerler. Pis ayaklarıyla ezerler yaşadığımız her yeri.

               Arılar yumurtalarını yalnızca kovanlarına bırakırlar. Oysa sinekler her yere yumurtlar, her yerde ürerler. Onlar için yumurtalarını bırakacakları yerin bile hiç önemi yoktur...


ENGELLERE RAĞMEN IşIĞA YÜRÜYENLERE, IşIĞA ULAşMAK İÇİN ÇABALAYANLARA, IşIK SAÇANLARA SEVGİLER, SAYGILAR.......




Nazire

KİME EMANET

Nebi’nin diline nifak sayılmış emanete ihanet, Tohum toprağa,yavru yuvaya,yuva anaya emanet, şak şak olmuş toprak suya,su buluta emanet, Yusuf kuyuya,Mısır Yusuf’a emanet, Hak Nebi mağaraya,Medine Hak Nebi’ye emanet, İbrahim ateşe,İsmail bıçağa emanet, Ne bıçak, ne ateş, ne kuyu, ne de mağara etmedi ihanet, Asrın İbrahimleri sana emanet! Arkadaş!Gel sen de bir kor gibi yak sineni, Çünkü hepsi Allah’a emanet. İçine doğru derinleş,dibi görünmeyen bir kuyu ol, Sakla Yusufları koynunda, Yusuflar sana emanet! Mağarada yılan olma, Güvercin gibi vefalı,örümcek gibi tehlikelere perdedâr ol, Mağara gibi al Muhammedi’leri,al yedi genci,al bütün bir gençliği… Hz.Sümeyrâ, Hak Nebi’yi evlâtlarına emanet etti. “Sakın O’na bir şey olursa eve dönmeyin” dedi. Dönmeden emanete sahip çıkamayacaklarını anlayınca vazgeçtiler eve dönmekten. Evlerinden çıkamayanlar neyin emanetçisi acaba?
  Bilecik İstasyonunda yaşlı ana,oğlunu cepheye uğurlarken ona; “Oğlum babanı Dİmetoka’da, dayını şibka’da, ağabeylerini Çanakkale’de kaybettim, Sen benim son yongamsın, sen de dönmezsen ben Allah’a emanet!” diyordu. Ve ilâve ediyordu“Git, sen de git! Minareler ezansız, camiler Kur’ân’sız kalacaksa, sen de git.” Ezan, Kur’ân ,Vatan kime emanet? Galiçya’da , şibka’da, Dimetoka’da kalanların evlatları kime emanet? “Ben sağ dönseydim uğrunda öldüğüm Kur’ânı, Canımdan çok sevdiğim, İslâm’ı yavruma öğretirdim” diyen Ve fakat şimdi mabet yüzü görmeyen bu şehit evlatları kime emanet?.. Cafer-i Tayyar şehit olmuştu, Hak Nebi geldi, yetimlerinin başını okşadı ve ağladı. Baş okşayan kim? Gözyaşı kime emanet? Cephede kanlar içinde son anlarını yaşarken, vücudundan kanlı kurşunu çıkarıp; “Arkadaşım Memiş, şunu al oğluma emanet et. Ben yaşadığım müddetçe vazifemi yaptım, inandığım mukaddesler uğruna can veriyorum. Senden de bunun hakkını vermeni istiyorum dediğimi ilet.” Mukaddes kurşun kime emanet! Sütçü İmamım!İki bacımızın yaşmağını aldılar diye Maraş’ı kana buladın. Senin şuurun kime, yaşmak kime emanet? şair Hz. Amine’ye, “Ey Ebva’da yatan ölü, Bahçende açtı dünyanın en güzel Gül’ü,” Derken bahçe kime, Gül kime emanet? Bilâller, dem tutan bülbüller nerede? Arkadaş! Gül de,bülbül de, bağ da, bahçıvan da, Bıçak altındaki İsmailler, ateş içindeki İbrahimler, kuyudaki Yusuflar, şu gerideki isimsiz kümbet, şu ilerideki ıssız mabet, Unutma ; HEPSİ SANA EMANET!!! 

C.Cüneyd

Nazire

Nasıl Mutlu Olunmaz?
Bu yazıda "Beyaz Türkler"den ve onların mutsuzluk sendromundan söz edeceğim.

Beyaz Türkler kavramını dilimize ünlü sosyoluğumuz Nilüfer Göle kazandırmıştı. Göle, bu kavramla, kendilerini Türkiye'nin "ilericileri" olarak gören asker-sivil bürokrasiyi ve entellektüelleri kast etmişti. Benim sözünü edeceğim kesim ise, Beyaz Türkler'in genç jenerasyonu. Çoğu kolejlerde, hatta sonra yurtdışında okumuş, 1980 sonrası ortamda büyüyerek "köşe dönme" kültürünü özümsemiş, iyi mesleklere, Batılı yaşam standartlarına kavuşmuş, genç ve orta yaş kuşak insanlarımız.

Beyaz Türkler, görünürde, mutlu olmak için pek çok nedene sahipler. Bu ülkenin yaşam standartlarının bir hayli ötesindeler. Adeta küçük Asya'da New York'u, Londra'yı veya Paris'i yaşıyorlar. Değerli entellektüellerimizden Rıfat Bali, Beyaz Türklerin bu bohem yaşamının iyi bir yansımasına işaret etmişti: İstanbul'daki bir partiyi, "Burası New York, karşısı Üsküdar!" diye duyuran bir davetiye...

Beyaz Türklerin çoğunun yaşamındaki en büyük değeri ise aslında tek bir kelimeyle özetlemek mümkün: Tüketim... Yaşamları daha fazla ve daha kaliteli tüketim üzerine kurulu. İyi kazanç sağlayan işlerde çalışmak ve böylece daha iyi evlere, arabalara, giysilere kavuşmak... Gezmenin, eğlenmenin ve belki de gösterişin doruklarına çıkmak... Hep daha fazla tüketmek ve bu tüketimi de, bol "marka"lı bir yaşam biçimi içinde, eşe-dosta duyurmak.

Bu renkli hayat Beyaz Türkler tarafından yaşanırken, medya aracılığıyla da "öteki Türkiye"ye daha da süslenip seyrettiriliyor. Bu öteki Türkiye'nin "televole kültürü" içinde yanıp tutuşan kısmı da, Beyaz Türkler gibi olmak, onlar gibi tüketebilmek için can atıyor.

Ama acaba bu renkli hayat Beyaz Türkleri mutlu edebiliyor mu ki?


Mutsuzluk Krizi

Kuşkusuz her bireyin mutluluk ölçüsü ve düzeyi birbirinden farklıdır. Ancak Beyaz Türkler'in çoğunda garip bir mutsuzluk sendromu olduğunu gösteren ve "içerden gelen" sesler var. Milliyet'in genç kalemi Ece Temelkuran, bir yazısında bu sendromdan şöyle söz etmişti:

"Sanıldığından daha çoklar. Gitgide çoğalıyorlar. Etraftalar. Hayatı panzehirsiz kaldıramıyorlar. Sipram, Prozac, Xanax, Lustral ve benzerleri olmadan devam edemiyorlar. Anti - depresansız çekilmeyen bir hayat bu; panzehiri alınmazsa öldüren... Yirmilerin sonunda, otuzların başındalar. Hepsi "başarılı" çocuklar. İyi okullarda okumuş, iyi işlere girmiş insanlar. Hayatlarında ters giden pek bir şey yok ama yine de mutlu değiller.... İlaçsız üstesinden gelinemeyen, hatta nedeni bile pek anlaşılamayan bir mutsuzluk dalgası var etrafta; marka giysiler üzerini örtüyor."
Bir başka deyişle, Beyaz Türklerin pek çoğunun psikolojisi, reklamlarda veya magazin basınında gösterildiği gibi iç açıcı değil.

Acaba neden?

Aslında sorun, sadece Beyaz Türklerle değil, onların coşkuyla benimsedikleri tüm bir "modern yaşam"ın kendisiyle ilgili. Varolma amaçlarını daha fazla paraya, kariyere, statüye, cinselliğe ve eğlenceye ulaşmak olarak belirleyen çağımız insanların çoğunda, yaygın bir mutsuzluk, bir depresyon hali var.

Bunu da en iyi sanatçılar ifade ediyor.

1999'da çevrilen ve tüm dünyada yankı uyandıran "Fight Club" (Dövüş Kulübü) filmi, bu ifadenin çarpıcı örneklerinden biriydi. Filmde, iyi bir ev ve iş sahibi olan genç bir adamın, tüm bunlarla bir türlü mutlu olamayışı ve sonunda kendi benliğinden ikinci bir karakter çıkararak bir tür "anarşi örgütü" kurması anlatılıyordu. Filmin "filozof" aktörü Tyler Durden (Brad Pitt), örgütün üyelerine şöyle sesleniyordu:

"Reklamlar bizi arabaların ve giysilerin peşine düşürdü; nefret ettiğimiz işlerde çalışıyoruz, ihtiyacımız olmayan şeyleri satın alabilmek için... Biz tarihin üvey evlatlarıyız. Ne amacımız var, ne yerimiz. Biz ne bir büyük savaş yaşıyoruz, ne de büyük buhran. Bizim savaşımız ruhsal bir savaş; bizim büyük buhranımız, kendi hayatlarımız. Televizyonla büyütüldük ve bir gün hepimizin milyonerler, film yıldızları veya rock starları olacağına inandırıldık. Ama olmayacağız ve bu gerçeği yavaş yavaş öğreniyoruz ve feci şekilde asabımız bozulmuş durumda..."
Beyaz Türklerin çoğu "bu asabı bozulmuşluk" durumunu ya yaşıyor ya da yaşamamak için kafalarını kuma biraz daha gömüyor, takviye olarak da "Prozac" alıyor. Her tüketim düzeyi onlara yeni bir kurtuluş vaad ediyor; bir üst model arabayı, bir öncekinden daha "çılgın" bir eğlenceyi hedeflemenin bir tatmin duygusu var elbette. Ama o hedefe varınca tatmin hemen ortadan kalkıyor. Kendisine varılınca yok olan çöl serapları gibi, modern yaşamın mutluluk paketleri de açılınca anlamsızlaşıyor.

Peki Beyaz Türkler nasıl kurtulur? Nasıl mutlu olurlar?

Elbette bunun cevabını her insanın kendi başına bulması gerekiyor. Ancak bilge siyasetçi Süleyman Demirel'in yöntemiyle düşünerek, önce olmazları belirlemek; yani, önce insanı neyin mutlu etmeyeceğini tespit etmek, iyi bir başlangıç olabilir.


Reklamların Sahte Dünyası

İlk tespit, tüketimin insanı mutlu etmeyeceğidir. Reklamlarda milyonlarca kez gördüğümüz; şu marka arabayı kullandığı veya bu marka gazozu içtiği için mutlu olan insan tasvirleri, tek kelimeyle aldatmacadır. Din adamı kimliğinin yanında derin bir entellektüel de olan İngilitere Başhahamı Jonathan Sacks, bu konuda şu yorumu yapıyor:


"Bize yeni moda blue jean'i, şu saati veya bu arabayı almakla elde edeceğimiz vaad edilen mutluluk, az sonra yeni bir ürün tarafından yok edilmekte ve o ancak yeni ürünü almakla yeniden mutlu olacağımız söylenmektedir. Tüketim toplumu, arzuları uyandırma, tatmin etme ve sonra yeniden uyandırmadan oluşan sonuçsuz bir süreci izler. Nihai huzura giden bir çabadan ziyade, bir tür bağımlılıktır." (Jonathan Sacks, "The Dignity of Difference", 2003, s. 40)
Hayattaki hiç bir maddi kazanım, hiç bir statü aşaması "kurtuluş" olamamaktadır. Her biri yanında yeni sıkıntılar, yükler ve bir de "tüm bunları kaybetme korkusu" getirmektedir modern insana...

Peki acaba bu gibi maddesel şeyler değilse, aşk mıdır insanı mutlu edecek şey? Günümüzde pek çok genç, özellikle de genç kız, bu inançtadır ve "gerçek aşk"ı bulup beyaz atlı prensiyle mutluluğa yürüme hevesindedir.

Oysa bu heves de modern eğlence endüstrisi tarafından insanlara çizilen toz pembe bir senaryodan kaynaklanır ve gerçeğe uymaz. Dikkat ederseniz, romantik filmlerin çoğu, çiftlerin türlü badireleri atlatıp evlenmeleri ile sona erer. Görkemli bir düğün sahnesinde etrafa gülücükler dağıtırlar. Hayatın anlamını o törende bulmuş gibidirler... Ancak gerçekte bir kaç ay sonra aşkın büyüsü sönecek, eşler bir diğerinin olumsuz yönlerini de görmeye başlayacaklar ve evlilik yaşamın rutin bir parçası haline gelecektir. Duruma göre belki iyi bir rutin olabilir, ama bir "kurtuluş" değildir.

Bir zamanlar 68 kuşağını motive etmiş olan entellektüel çabalar da, paradan veya "aşk"tan biraz daha doyurucu olabilseler bile, yeterli değildir. Jonathan Sacks şöyle der:

"Aydınlanma sonrası sistemler — bilim, ekonomi veya siyasi ideolojiler — ilk başta ortaya koydukları kuşatıcı iddialarından geri çekilmek durumunda kalmışlardır. Bilim tarifsel; ekonomi ilişkisel, siyaset ise yönetseldir. Bize neyi ve nasıl sorularının cevabını verebilirler, ama "neden" sorusunun cevabını veremezler." (Jonathan Sacks, "The Dignity of Difference", 2003, s. 37)
Çünkü sorunun cevabı daha derinlerdedir.


Sonsuzluğa Özlem

Beyaz Türklerin ve genel olarak modern insanın yaşadığı kriz, insanoğlunun amaç ve özlemlerini, maddesel dünyayla sınırlamalarından kaynaklanır. Oysa Hz. İsa'nın İncil'de söylediği gibi, "insan yalnızca ekmekle yaşamaz".

M.I.T., University of California, Berkeley gibi dünyanın önde gelen üniversitelerinde ders vermiş olan Amerikalı düşünür Houston Smith'e göre, "Bu dünyanın sınırlı varoluşu, insan kalbini tam olarak tatmin edememektedir. Çünkü insanoğlunun doğasına, günlük deneyimimizin bize veremediği 'ötedeki' bir şeye özlem duyma hissi kazınmıştır." (Houston Smith, Why Religion Matters, 2001, s. 28)

İnsan, kendinden ve etrafındaki her şeyden daha büyük, daha mutlak bir ideale bağlanma ihtiyacındadır. Bu ihtiyacı reddettiğinde, kendi doğasına aykırı davranmış olur. Modern insan, ve bu arada bizim Beyaz Türklerimizin çoğu, bu temel gerçeği göz ardı ettikleri için krizdedirler. Kimi düşünürlerin "anlam krizi" dediği şeydir bu. Hayatın anlamını, aslında anlam oluşturamayacak şeylerde aramakta ve sonuçta anlamsız hayatlar yaşamaktadırlar.

Öte yandan modern insanın bencil ahlakı da, kendi doğasına aykırıdır. Dünyada ve ülkemizde milyonlarca insan yarı aç ve fakir biçimde yaşarken, israf ve açgözlülükle dolu bir tüketim çılgınlığı sürmek, vicdansızlıktır. Ve vicdan, ne kadar bastırılırsa bastırılsın, bu yolun yanlış olduğunu söyler insana. İnsan o vicdanı daha da bastırabilmek için uğraştıkça, insanlıktan o kadar uzaklaşır. Mutsuzluk ise kaçınılmaz bir sonuçtur; çünkü mutluluk insanlara özgü bir duygudur.

Peki kurtuluş nerededir?

Başta belirttiğim gibi, hepimiz bu soruyu kendi vicdanlarımızın içinde cevaplamak durumundayız.

Ama şu kesindir: Beyaz Türklerin sahip olduğu, öteki Türklerin çoğunun da imrendikleri şeylerin hiç biri, mutluluk veremezler. Hayatı kolaylaştıran, renklendiren birer araç olabilirler; ama amaç olamazlar.

Bir diğer kesin gerçek ise, tarih boyunca kendilerini en mutlu hissetmiş olan insanların; almak yerine vermeyi, bencilik yerine fedakarlığı ve madde yerine anlamı tercih edenler olduğudur.

Bir bildikleri vardır belki de...

BU YAZI ULUSLARARSI İLİşKİLER UZMANI  MUSTAFA AKYOL BEYEFENDİNİN  www.mustafaakyol.org İSİMLİ SİTESİNDEN ALINMIşTIR..

erdek

merhaba nazire..biz yani kayinvalidem ve ben sitenize bugun kayit olduk..pazarteside almanca kursuna basliyoruz.bizde karlsruhe-bretten de oturuyoruz. bu yuzden size yazmak istedik,konu biraz alakasiz ama bu sayfaya yazdik..tecrubesizligimize verin..gorusmek uzere...

Nazire

Neyse simdilik sizi affettim, :) cok yakiniz birbirimize ben Bretten de okudum.

brace08

Vall yazilar sahane..Yazanlari tebrik etmek lazim buraya koydugunuz icin tesekkürler

Sonsuzluk Yolcusu

Yazilari ekledigin icin cok tesekkürler ve ellerine saglik Nazire. Yazilanlar cok güzel.
KURTULUS TABIKI ISLAMDA DIR. Ahh su islami bir sahsi olarak tam manasiyla yasayabilsek, kurtulusun ve huzurun nerde oldugunu anlariz.

nurum

gerçekten ellerine sağlık nazire.sonsuzluk yolcusu!!! çok güzel yazmızsın.aynen sana katılıyorum.bi bilsek bi anlasak islamı.şimdi eminim daha güzel yerlerde olurduk.

emre0_3


İnsanların bu tür durumlara gelmesinin sebebi ilgisizlik,vurdumduymazlık ve tabiki çevre bunun önüne geçilmez Allah Islah etsinn