Risale-i Nur

Başlatan khoLpa$aLı, Nisan 17, 2008, 03:03:08 ÖS

0 Üyeler ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

yücel

Alıntı yapılan: lengur - Mayıs 05, 2008, 10:05:17 ÖÖ
Madem Risale-i Nur'u ve  diğer eserleri okuyup anladığınızı söylüyorsunuz,herhalde aşağıdakileri de rahatlıkla açıklarsınız.Sadeleştirilmiş halini eklememe gerek yoktur herhalde, çünkü kolayca anlıyorsunuzdur. :) Cevaplarınızı da aynı şekilde kaynağını belirterek verirseniz,değerlendirmeler o kadar ciddiye alınır. Sakın "bütüne bakmak lazım,cımbızla çekilmiş cümlelere değil" deyip kolaycılığa kaçmayalım.Bunları ben uydurmadım

Alıntı yapılan: yücel - Mayıs 04, 2008, 10:14:54 ÖS
...Bediüzzaman Mehtidir diye bir sey ben duymadim yoksa siz mi uyduruyorsunuz...

"Nurun ehemmiyetli bir kısım şakirtleri pek musırrâne olarak âhirzamanda gelen Âl-i Beytin büyük bir mürşidi seni zannediyorlar. Sen de onların fikirlerini musırrâne kabul etmiyorsun, çekiniyorsun. Bu bir tezattır. Hallini isteriz" diye sormaları sebebiyle, onlara cevap olmak üzere, bundan sonra gelecek Mehdî-i Resulün temsil ettiği kudsî cemaatin şahs-ı mânevîsinin üç vazifesi olduğu, bunların imanı kurtarmak, hilâfet-i Muhammediye (a.s.m.) ünvanıyla şeâir-i İslâmiyeyi ihyâ etmek ve inkılâbât-ı zamaniye ile çok ahkâmı Kur'âniyenin ve şeriatı Muhammediyenin (a.s.m.) kanunlarının bir derece tâdile uğramasıyla o zât bu vazife-i uzmâyı yapmaya çalışır. Nur şakirtleri birinci vazifeyi tamamıyla Risale-i Nur'da gördüklerinden, ikinci, üçüncü vazifeleri de, buna nisbeten ikinci, üçüncü derecededir diye, Risale-i Nur'un şahsı mânevîsini haklı olarak bir nevi mehdi telâkki ediyorlar. Bir kısmı, o şahsı mânevînin bir mümessili olan bîçare tercümanını zannettikle-rinden, bazan o ismi ona da veriyorlar. Hattâ, evliyanın bir kısmı, keramet-i gaybiyelerinde Risale-i Nur'u aynı o âhirzamanın hidâyet edicisi olduğu, bu tahkikatla teville anlaşılır diyorlar. İki noktada bir iltibas var; tevil lâzımdır.
Birincisi: Âhirde iki vazife, gerçi hakikat noktasında birinci vazife derecesinde değiller. Fakat hilâfet-i Muhammediye (a.s.m.) ve ittihad-ı İslâm avamda ve ehli siyasette, hususan bu asrın efkârında o birinci vazifeden bin derece geniş görünüyor. Gerçi her asırda hidayet edici bir nevi mehdî ve müceddid geliyor ve gelmiş. Fakat her biri üç vazifeden birisini bir cihette yapması itibarıyla, âhirzamanın büyük mehdîsi ünvanını almamışlar.
İkincisi: Âhirzamanın o büyük şahsı, Âl-i Beytten olacak. Gerçi mânen ben Hazret-i Ali'nin (r.a.) bir veled-i mânevîsi hükmündeyim. Ondan hakikat derdersini aldım. Ve Âl-i Muhammed (a.s.m.) bir mânâda hakikî Nur şakirtlerine şâmil olmasından, ben de Âl-i Beytten sayılabilirim.”
şuâlar, On Dördüncü şuâ, C. II, S.1064


(...) benim gibi yarım ümmi ve kimsesiz (...) bulunan bir adam, (...) Risale-i Nur’a sahip değildir; ve o eser, onun hüneri olamaz, onunla iftihar edemez. Belki doğrudan doğruya Kur'an-ı Hakîmin bu zamanda bir nevi mu’cize-i mâneviyyesi olarak, rahmet-i İlâhiyye tarafından ihsan edilmiştir. O adam, binler arkadaşiyle beraber, o hediye-i Kur'aniyeye el atmışlar. Her nasılsa birinci tercümanlık vazifesi, ona düşmüş. Onun fikri ve ilmi ve zekâsının eseri olmadığına delil, Risale-i Nur’da öyle parçalar var ki; bazısı altı saatte, bazı iki saatte, bazı on dakikada yazılan risaleler var. Ben yemin ile te'min ediyorum ki: Eski Said’in (R.A.) kuvve-i hâfızası da beraber olmak şartıyle, o on dakika işi, on saatte fikrim ile yapamıyorum; o bir saatlik risaleyi, iki gün istidadımla, zihnimle yapamıyorum, ve o bir günde altı saatlik risale olan "Otuzuncu Söz"ü ne ben ve ne de en müdakkik, dindar feylesoflar, altı günde o tahkikatı yapamazlar ve hâkezâ... "
şuâlar, S. 534-535

“şîalıkta mutaassıb ve Vehhabîlikte de müfrit, feylesofların en maddîsi ve mütefennini ve mutaassıb hocaların en enaniyetlisi, beraber Nur dairesine girmeğe başlamışlar ve kısmen şimdi de kardeşçe bulunuyorlar. Hattâ bazı misyonerler de, din-i İsa'nın (A.S.) hakikî ruhanîsi de o daireye gireceklerine emareler var. Birbirine hücum değil; belki bir tesanüd, bir musalaha lüzumu-nu hissedip medar-ı münakaşa meseleleri ortaya atmıyorlar. Demek İmam-ı Ali'nin (R.A.) otuz-kırk işaretiyle sarahat derecesinde haber verdiği Risale-i Nur, bu zamanın müthiş yaralarına tam bir ilâçtır. Onun için, o daire bize kâfi gelmiş, harice çıkmıyoruz”.
Emirdağ Lâhikası,C. II, S. 1769.

: “Fâş etmek hatırıma gelmeyen bir sırrı, fâş etmeye mecbur oldum. şöyle ki:
Risale-i Nur'un şahsı mânevîsi ve o şahs-ı mânevîyi temsil eden has şakirtle-rinin şahsı mânevîsi "Ferid" makamına mazhar oldukları için, değil hususî bir memleketin kutbu, belki ekseriyet-i mutlakayla Hicaz'da bulunan kutb-u âzamın tasarrufundan hariç olduğunu ve onun hükmü altına girmeye mecbur değil. Her zamanda bulunan iki imam gibi, onu tanımaya mecbur olmuyor. Ben, eskide, Risale-i Nur'un şahs-ı mânevîsini, o imamlardan birisini zanne-diyordum. şimdi anlıyorum ki, Gavs-ı Âzam'da, kutbiyet ve gavsiyetle bera-ber, "Ferdiyet" dahi bulunduğundan, âhirzamanda, şakirtlerinin bağlandığı Risale-i Nur, o Ferdiyet makamının mazharıdır. Bu gizlenmeye lâyık olan bu sırr-ı azime binaen Mekke-i Mükerremede dahi farz-ı muhal olarak Risale-i Nur'un aleyhinde bir itiraz kutbu âzamdan dahi gelse, Risale-i Nur şakirtleri sarsılmayıp, o mübarek kutb-u âzamın itirazını iltifat ve selâm suretinde telâkki edip, teveccühünü de kazanmak için, medâr-ı itiraz noktaları o büyük üstadlarına karşı izah etmek, ellerini öpmektir... Said Nursî.”
Kastamonu Lâhikası  Mektup No: 121,C. II, S. 1644

“Ben bu anda, seksen Said'den telhis ile tezahür etmişim. Onlar müselsel şahsî kıyametler ve müteselsil istinsahlar ile çalkalanıp şu zamana beni fırlatmışlar.
şu Said yetmiş dokuz meyyit, bir hayyı nâtıkın fihristesidir. Eğer zamanın suyu donup dursa, mütemessil olan o Said'ler birbirlerini görseler, şiddet-i tehalüften birbirlerini tanımayacaklardır. Ben onların üstünde yuvarlandım; hasenat, lezzat dağıldı kaldı. Seyyiat, âlâm toplandı, yüklendi. Nasıl ki şimdi o merhalelerde daima ben benim. Öyle de, mevtimle gelecek menzillerde de yine ben benim. Lâkin her senede şu menzilhanelerdeki zerrat, iki muhace-reti umumî yaptığından, ene dahi libasını değiştirir, yırtılmış Said'i atar, yeni Said'i giyer”.
İşârât, C. II,  S. 2340.

Gerek duyulursa devamı var. :)




Ben Risale-i Nur'u anladigimi söylemedim. Onu anlamak icin biraz caba göstermek gerekir.
Malu munuz Risale-i Nur'un dili her okuyanin anlamasi zor olan bir dil, bunun icin tercümesine gerek vardir.

Dolayisiyla vermis oldugunuz yaziyi anlamam cok güc...
Sizin bu konulardaki soru isaretlerinizi Risale-i Nur'un daha cok hasir nesir oldugu baska sitelerde sorsaniz.
Daha net bir bilgi alirsiniz... Yani kendi adima size vercek cevabim yok, ama sorulariniza
cevap vermek icin arastiriyorum... Ve size cevap olarak burayi okumanizi tavsiye ederim...

Ayrica mehdinin hangi manada kullanildigina bakmak gerekir...

https://www.sorularlarisaleinur.com/subpage.php?s=show_qna&id=12773
https://www.sorularlarisaleinur.com/subpage.php?s=article&aid=2574


lengur

Arkadaşlar öncelikle belirteyim ki amacım polemik yaratmak değil.Fakat bir konu açılmışsa bu konudaki düşüncelerimi söylemek de en doğal hakkım.

Evet insan doğası  gereği inanç kavramına çok yatkın.Fakat en büyük sorun,inandığı şeyleri çoğunlukla kendisinin düşünerek,araştırarak,sorgulayarak yani kişisel çaba harcayarak değil,bulunduğu topluluk( ki bunda ailenin çok önemi var) dan etkilenerek hazır bir şekilde almakta.Aynı bir bilgisayar paket programı gibi.  :) Zaman zaman kendi içinde sorgulasa da yine yüklenmiş paket programının belirlediği,yasak,haram,günah gibi düşünce yaptırımları nedeniyle kabuğunun dışına çıkmayı başaramamakta,maalesef kendisinin içine düştüğü bu kavram,düşünce cendereğini aynen, kendisinden sonraki nesile  aktarmaktadır.

Neyse bu genel açıklamalardan sonra konumuza dönecek olursak;

Yukarıdaki alıntı yaptığım sözler malüm kişiye aittir.Fakat çıkardığımız anlamlar hiçde uyuşmamaktadır.Her yazarın kitabı okunacak diye bir kural yoksa da bu konuda yukarıda kaynak olarak verdiğim linklerde yazılanlar en azından konumuz için sıradan yazarlar değil. Mesela "Kur’an Işığında Aracılık ve şirk"kitabının yazarı Prof. Dr. Abdulaziz Bayındır,İstanbul Üniversitesi,İlahiyat Fakültesi,Öğretim Üyesidir.

Madem aktarılan sözlerden aynı şeyleri anlamıyoruz o zaman Diyanet İşleri Başkanlığının sitesindeki Nurculukla ilgili açıklamalardan inşAllah aynı sıkıntıyı yaşamayız. :)


"Diyanet işleri Başkanlığı " tarafından yayınlanan nurculuk (Nurculuk hakkında) adlı eserde:

1- Ayet-i kerimelerin tefsirinde, mananın tahammül edemeyeceği tarzda batni ve indi manalar verilmeye çalışıldığı, ebcet hesabı ve Tevafuklarla manalar verildiği, bunların müslümanlık esaslarına göre dini ve ilmi kıymeti olmadığı,
2- Nur risalelerini toplu olarak okumanın bir nevi hizipçilik olduğu,
3- Bir kısım ayetlerin islamlığın usullerine göre tefsirine kalkışıldığı,
4- Risale-i nurun mukaddesat arasına katılmak istendiği, yalnız nurcular için dua yapılarak müslümanlar arasında bir zümre meydana getirildiği, tefrikaya yol açıldığı,
5- Said-i Nursi’nin ve eserlerinin haruküladeliği ve kerametleri hakkında indi tevillerle mübalağlı ifadeler kullanıldığı,
6- Kur’an-ı Kerim’in harflerinden birtakım manalar istihracına kalkılmak gibi ulemanın ekseriyetince benimsenmeyen bir yol tutulduğu, Asayi Musa adlı eserinde ayet ve kelamı indi olarak tevil ederek bunların risalei nuru tebşir ve tebliğ ettiğinin iddia edildiği,
7- Bu gibi tevil ve iddiaların islami esaslara uymadığı,
8- Nurculuğun milli ve dini birliği parçalayan zümrecilik olduğu,
9- Nur risalelerinde kürtçülüğü körükleyen sözler bulunduğu belirtilmiş ve 22-23 sayfalarında "Nurculuğun inanış ve telakkileri, İslam dininin, Kur’an-ı Kerim’in ve sünneti seniyyedeki kaide ve formüllere uymayan bir akide tarzı olmuştur. Nurculuk dini meselelerde işi çığrından çıkaran bir istismara ilaveten milli ve içtimai konularda birlik fikrini baltalayan bir zihniyeti temsil etmiştir. Risalelerde gösterilen sırf dini ifadeleri bile yapılan aşırı teville ve keyfi görüşlerle yukarıda örnekleri ile belirttiğimiz gibi manevi, milli bütünlüğümüzü bozan, gerçek itikatı gölgeleyen bir hal almıştır. Bu risaleleri okuyanlar kendilerini bütün müslümanlardan üstün görmüşler, yalnız ve yalnız nurcu olanları cennete ehil, nur risalelerini günahlara kefil saymışlar ve netice olarak da nur risalelerini okumayı ibadet haline getirmişlerdir. Ey müslüman kardeş; dine yararlı telif irşatta bulunanlar Peygamberin hizmetkarı durumunda bulundukları için Kur’an-ı Kerim’de Peygamber Efendimize hitab edilmiş ayetleri, onların şahsına atfetmek yakışık almaz. Böyle bir tevazuu benimsemek bile müslüman tevazuuna sığmaz. Nur risalelerini Kur’an’ın en mükemmel tefsini addetmek Allah kelamını kıyamete kadar, ondan sonra gelecek şeylere ve bütün ilimlere şümulünü bilmemek demektir." Nurculuğun ve Nur Risalelerinin gerçek İslam'a uymadığının açıkça ifade edildiği görülmüştür. "
Kaynak:Google

Ayrıca Yargıtay Ceza Genel Kurulunun Esas: 234/D-1, Karar: 313,  20.09.1965 tarihli emsal niteliğindeki kararında da çok önemli tespitlerde bulunulmuştur.Fazla yer kaplamaması için eklemiyorum.Bu kararı da google'den kolayca bulabilirsiniz.

nuhal2

lengur kardes fikirlerinizi aciklamaniz normal, hatta sevindirici bunlari aciklamda sorun yok
okuduklarimizdan farkli manalar cikarmamizda normal,
bizim hangi kitap olursa olsun yanlis yönlerini degerlendirecek temel kriterlerimizi alacagimiz kaynak kurandir
biz risalelerde her yazilan kanundur demedik, eksigi yanlisi olabilir, bunu bilmek birinin kara dedigine birinin ak dedigi, adinin önüne prof.. konmus vatandaslari okumaya ihtiyacimiz yok. bayindirin söyledigini tersini söyleyen bir sürü prof var adlarini yazmama bile gerek yok
okumamakla cahillike suclanan halkimiz simdide toplu okuyor diye suclaniyor buda komik
diger tutarsiz sözlere itiraza bile gerek yok cünki delili yok
sizin derdiniz milet okumasin ben vardiginiz yerin bu oldugu kanatine vardim

ancak alintilarinizi az bir süre arastirinca cetin özek adi karsimiza cikiyor. bu acayip ifadeler kimin diyordum bende.okuyan arkadaslar ögrensinler diye yaziyorum lengur biliyordur-cetin özek ismi sabetayistler icinde gecen bir prof.sabetayist kimdir dertleri nedir bunuda bir kardes aciklar insAllah
ben de bi alinti yaptim bakin c. özek kimmis

"kemal alemdaroğlu'nun üniversite senatosuna getirdiği üniversitenin eğitim sistemine ilişkin değişiklik önerisini içine sindiremeyerek 1999 haziran'ında kendisi gibi değerli birçok bilim adamıyla**** birlikte istifa eden istanbul üniversitesi hukuk fakültesi kamu hukuku anabilim dalı eski başkanı.
ayrıca boktrin kelimesini dilimize kazandırmış hocadır, zira derste sürekli fikir beyan edip onay bekleyen öğrencisini "bunu ben dersem doktrin olur ama sen söylersen boktrin olur" diyerek susturmuştur"

yücel

Nurculuk, Said Nursi'nin [1] [2] risalelerinde açıkladığı fikirlerine dayanan, 20. yüzyıl başlarında doğan İslami hareket. Said-i Nursi kendisini izleyen talebelerini ifade etmek için Nurcu kelimesini kullanmıştır.[3]

Mensupları Said Nursi'nin risalelerinde yazdığı fikirlerine ve dünya görüşüne uyarlar, Sünni İslama bağlıdırlar. Nur Cemaati, bir tasavvuf tarikatı değildir. Başlıca esası Said Nursi'nin yazılarının (Risale-i Nur) okunması ve yorumlanmasına dayanır.

Said-i Nursi tarafından yazılan 130 bölüm 6000 sayfadan oluşan Nur Risaleleri'ni okuyan, risalelerdeki fikirleri benimseyenlere ve daha ötesinde risaleleri başkalarının da okuması için çoğaltıp dağıtan ve bu amaç doğrultusunda dini kurslar açanlara Nurcu denir. Tasavvuf tarikatlarında oduğu gibi şeyhten el alma, şeyhin postuna oturmanın olmadığı, bir şeyhin mutlak hakimiyeti yerine şûraya, kararların danışmayla alınmasına önem verildiği izlenimi edinilmektedir.[4] Tarikatlardaki şeyhe mutlak bağlılık akidesi yerine Risale-i Nur Külliyayındaki düsturlara ve meşveret kararlarına hürmet etmeyi gerektiren yazılı olmayan bir anlayışın öngörüldüğü anlaşılmaktadır. Nur Risaleleri'ni başkalarının okumasını sağlamaya ve risalelerdeki dünya görüşünü duyurup taraftar toplamaya Hizmet denir. Bu açılardan klasik tarikat bünyesinden farklılıklar gösterirler.

Nurculuk, Yargıtay Ceza Genel Kurulu tarafından 20 Eylül 1965 tarihinde alınan kararda ceza yasasının 163. maddesine göre suç kabul edilmiştir.[5] 1991 yılında 47. Yıldırım Akbulut hükümeti döneminde karara esas teşkil eden Türk Ceza Yasası'nın 163. maddesi kaldırıldığı için Yargıtay kararının da işlerliğini yitirdiği savunulmuştur. Artık risalelerin okunması, yayınlanması, satılması ve ücretsiz dağıtımı serbestçe yapılmaktadır.


kaynak: https://tr.wikipedia.org/wiki/Nur_Cemaati

yaptigin alintinin tamamini yaz, yoksa yanlis anlasiliyor...

Risalei Nuru tanimayanbirisi yazdiklarini okursa, acaba böylemi diye Kafasinda soru isareti birakirsin..

Ama malesef öyle degil...

Yazmis oldugun yazi Diyanet isleri baskanliginin sitesinde yer almiyor (ben arastirdim, ama malesef orda yok)
Sana zahmet oluyor her halde ama kaynagini ben göstereyim...

Ama daha sonrada Buna (yaptigin alintiya) cevap olarak birazdan ekleyecem...
Burasi nasil bir seite ise ( https://www.birdunyaportali.com/akidem/erolhocan%C4%B1inkulliyati/kulliyat/no494.htm )

yücel

Verdigin aciklamalar beni sIkIntiya sokmadi aksine Nurculuga olan bagliligim artti...
Gelecek sefer kaynak verirken, kaynaginiz kuvvetli olsun...

Biliyorsan konus alim sansinlar, Bilmiyorsan sus adam sansinlar...

InsAllah bu sefer tatmin olmussundur...

Iste Cevap: Sizden Ricam, Üsenmeden tamamini okuyunuz...





Benim fikirlerim kemikleşmiş, değişmez artık

1964'te Risale-i Nurların aleyhinde bir kitap yazılır. Kitabın ve basıldığı yayınevinin ismi sahtedir. Risale-i Nurlarla ilgili sürekli raporlar yazmış ve Nurculuk aleyhinde kitabı bulunan Neda Armaner de bu olayın kahramanlarından (!) biridir.
\t

1960 darbesini yapanlar Diyanet'in başına Sadettin Evrin Paşa'yı vekil olarak getirmişti. Amaç belliydi. İsmet İnönü de, 1964'te, Danıştay Başkanlığı ve Anayasa Mahkemesi Başkan Vekilliği görevlerinde bulunduktan sonra 1963 senesinde yaş haddinden emekliye ayrılmış M. Tevfik Gerçeker'i Diyanet İşleri Reisliğine atamıştı. Gerçeker'in döneminde Ankara Üniversitesi bünyesindeki İlahiyat'ta Neşet Çağatay'ın başkanlığında Nurculukla Mücadele Komitesi kurulmuştu. Bu komitede İlahiyat'ın dekanı Hüseyin Gazi Yurtaydın, İbrahim Çubukçu, Bahriye Üçok, Hamdi Kasapoğlu gibi isimlerle beraber Neda Armaner de vardı.

Komitenin amacı, 1960'ta vefat eden Bediüzzaman Said Nursi'nin eserleri ve talebelerinin etkinliğini kırmaktı. Bunun için umulmadık ve inanılması zor işlere imza atar komite mensupları. İlk işleri Tuhfetür Reddiye adıyla yalan-dolan bir broşür hazırlamak olur. Broşürü müftü, vaiz, imam, kaymakam, vali ve ağır ceza reisleri gibi ulaşabildikleri herkese posta ile gönderirler. Amaç, Risale-i Nurlar aleyhinde bir 'terör' havası estirmektir. Fakat Bediüzzaman'ın talebeleri olayın peşini bırakmaz. Araştırınca ilginç ve şaşırtıcı bilgilere ulaşırlar. İlahiyat gibi bir kurumun çatısı altında çalışan, İslam'ı ve güzelliklerini öğretmekle mükellef bu insanlar, kendi yazdıkları kitabı, kitabın basıldığı tarihten 10 yıl önce vefat eden Osmanlı’nın son şeyhülislamı Mustafa Sabri yazmış gibi göstermişlerdir. Rahmetli Bekir Berk, Mustafa Sabri'nin oğluna ulaşarak bu yalanı ortaya çıkarmıştır. İş bu kadarla da bitmez. Kitabın 'sözde' basıldığı Biricik Basımevi de 1950'lerin başında kapanmıştır.

İSLAM'DA BAşÖRTÜSÜ YOK!

Hayatta iken inanılmaz eziyetlere maruz bırakılan, bu da yetmiyormuş gibi vefat ettiğinde kabrinde dahi rahat bırakılmayan Said Nursi'nin eserleri böylesine zor şartlarda filizlenerek günümüze gelmiştir. Nur talebelerinden İsmail Anbarlı'nın anlattıklarına göre İlahiyat'ta kurulan o heyette bulunanlardan biri de Neda Armaner'dir. Armaner, Dışişleri Bakanı Ali Babacan'ın halası Hatice Babacan'ı üniversiteden uzaklaştıranlardan biri olduğunu da iftiharla anlatmaktadır bugün.

Neda Armaner, Diyanet İşleri Başkanlığı ve önde gelen İslam âlimlerinin aksine başörtüsünün gerekli olmadığını savunanlar arasındadır. Dolayısıyla bu düşüncenin eski kuşaklarındandır. Yani Kur'an'da var olmasına rağmen, bugün belirli bir kesimde başörtüsü konusunun bu kadar karmaşık hâle gelmesine yorumlarıyla tesir edenlerden! İlahiyatta okuyup da bu konuyu 'yorum farkı' ile anlayamamış olmak kelimenin en hafif tabiriyle 'nasipsizlik' olsa gerektir belli ki.

'27 MAYIS ÇOK İYİYDİ'

Armaner'in röportajın sonunda itiraf ettiği şu cümle, bugünün Türkiye'sinde 'makul çoğunluğun' anlamakta zorlandığı bazı insanların düşünce yapısını çözümlememize yardımcı oluyor sanki: "Benim fikirlerim siz de anlarsınız ya, kemikleşmiş artık. Sizinle ne kadar konuşsam ben bu fikirlerden ayrı bir şey düşünemem."

-Menderes dahil 3 kişinin asıldığı 27 Mayıs 1960'taki ihtilal olaylarını nasıl değerlendirdiniz?

Çok iyi değerlendirdim. Bizim Atatürkçü, cumhuriyetçi olduğumuzu anladıkları için kapılarımıza çarpı işaretleri kondu. İhtilal gelmese idi nasıl bir durum olacaktı Allah bilir. Ben içinde yaşadım. İnönü'nün tembihine rağmen Demokrat Partililer 16 sene güzelce okunan Türkçe ezanı Arapçaya çevirdiler. Onunla kalmadı. Ticaniler, birtakım Nurcuların risaleleri bilmem neleri ortaya çıkmaya başladı. Said Nursi'nin ne olduğunu ben, yukarı, tahmin ettiğim gibi, rapor veriyordum. şimdi 1963'te ben devamlı rapor veriyordum; mahkemeler... Nurculuk hakkında.

-Sizden rapor talep ediyorlardı.

Evet. Nurcular hakkında raporlar yazdığımı az çok bilen talebelerim olmuş ki… Çünkü bize çuval çuval, sandık sandık Nur risaleleri geliyordu.

-Türban konusunda ne düşünüyorsunuz siz?

Gereksiz, ne lüzum var buna?


AMEL DEĞİL, NİYET ÖNEMLİ

-Peki yasağın olması gerekli mi?

Dinde insanlara niyetine göre ahkâm keser Allahu Teala, kişinin günaha girip girmediğini niyeti belirler.

-Ama yapmamız gereken emirler var. Niyetim oruç tutmak; ama yemeğimi yiyorum. Oldu mu şimdi?

Senin içinden geçeni Allah daha iyi bilir. Sen ne söylersen ben bilemem. 'Sana şah damarından yakınım' diyor.

-Peki orada öğrenci gelsin, girsin okula. Ne olur yani?

Niçin girsin çocuğum? Askeriyede bir disiplin var, okulda da disiplin var.

-Askeriyeye gitmiyor ki; okula gidiyor.

Ben kısa etek giyeni de azarlarım. Yani başörtüsü farz değil İslamiyet'te.

-Nur Suresi'nde 31. ayet…

Hayır evladım.

HATİCE BABACAN PİYONDU

-Diyanet İşleri Başkanı da dinin gereğidir diyor efendim.

O Diyanet İşleri… şimdi İslam'ın şartını biz de öğrendik. Biz de başörtü takalım demedik ki. 1949'da açıldı ilahiyat, (Hatice) Babacan hadisesi 1968'de oldu. Aradan 30 seneye yakın bir zaman geçmiş. O kadar talebe mezun olmuş. Kimsenin aklına gelmedi bu farzdır, bunu yapalım diye. Namazı icap ettiği zaman kılıyorduk. İcap ettiği kadar orucumuzu tutuyorduk; ama başörtü meselesi geleneksel bir mesele. Sen içini rahat tutarsan başını örttün örtmedin. (Dışişleri Bakanı Ali) Babacan'ın halası var ya Hatice Babacan. Onu kovduk biz İlahiyat Fakültesi'nden. Kaydını sildik, sebebi de bu eski köye yeni âdet... Bu türbanı getirmişti. Birçok hadise vardır onunla ilgili. Onlara girmeyeyim, çok uzatırım. O zaman anlaşıldı ki bu bir piyondu.

-Hatice Babacan'ı üniversiteden atarken kim vardı sizinle beraber başka?

Uzun hikâye. Prof Hüseyin Yurtaydın, dekandı. Onun zamanında nasihat edildi buna. (Bu yöntem sizlere de tanıdık geldi mi, 'ikna odaları' gibi. C.K.) "Evladım siz İslamiyet'i burada öğreneceksiniz, aslını öğreneceksiniz. Bakın bu fakülte 1949'da açıldığından beri buraya gelen talebelerden hiçbiri başını örtüp de geleyim diye söylemedi. Siz niye böyle yeni âdet çıkartıyorsunuz?" Nasihat etti benim yanımda.

-Siz vardınız, Neşet Çağatay, Bahriye Üçok vardı değil mi?

Tabii, tabii. Bahriye Üçok çok tehdit aldı. Ben de aldım o arada. Çünkü eski köye yeni âdetler getiriyordu bunlar.

-Tuhfetür Reddiye diye bir kitap hazırlatıldı o dönemlerde…

Aeee...

-1964'te hazırlatıldı.

Eeee… şeyde.

RİSALELER ALEYHİNE SAHTE KİTAP

-Osmanlı'nın son şeyhülislamı Mustafa Sabri'nin ismi ile yayımlandı bu kitap/broşür.

Bak onun kitabı, Mustafa Sabri'nin kitabını, bu kitabı hazırlamıştı, Nurculuk hakkında.


-Kitabın kapağında 1964'te basıldığı yazıyor. Tam ismi Tuhfetür Reddiye, Alâ Mezhebi Saiydil Kürdiyye, Yazan Osmanlı İmparatorluğu sabık şeyhül İslamı Mustafa Sabri, Biricik Basımevi, Ankara-1964.

İşte o zaman Nurcuların aleyhinde, Nurcuların siyaset yaptığını ben biliyordum. Çünkü bana gelen vesikalar, şeyler…

-Siz mi hazırladınız bunu?

Ben hazırlamadım. Mustafa Sabri'nin.


-Bir tane de yazanı belli olmayan, isimsiz Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları Nurculuk Hakkında, Resimli Posta Matbaası, 1964-Ankara diye bir kitap var, yine o dönemde hazırlatılan.

Diyanet. Anonim olarak diyanet çıkarmış ama Mustafa Sabri'nin.

-Ama Mustafa Sabri kitabın çıkış tarihinden 10 sene önce ölmüş.

Öyle diyorlardı o zaman bunu yani.

-O zaman nasıl oluyor bu? Bunun amacı ne olabilir?

Yani Nurculuk aleyhine…


-Nurculuk aleyhine olacağız diye, ölmüş bir adamın ismiyle kitap çıkarılıyor.

Ölmüş bir adam ama ondan yararlanan, Nur risalelerini ticaret metaı olarak, durup durup basan, bakın bunu okudunuz mu? (Kendisinin yazdığı, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınlarından çıkmış İslam Dininden Ayrılan Cereyanlar: Nurculuk kitabını gösteriyor.) Bunlar matbaa ismini de yazmıyorlar, tarih de bildirmiyorlar.

KİTAPLARI SATIN ALARAK TOPLADILAR

-Ama yazsalar baskın yapacaklardı.

Tabii, tabii. Yani o kadar matbuat kanununa aykırı hareket ediyorlar ki, o bakımdan her vesile ile bastığı kitapta mesela ben burada sayfalarını yazıyorum değil mi, o sayfalar bir başka baskıda değişik oluyor. Bunlar durmadan değiştiriyorlar. Benim, İslam Dininden Ayrılan Cereyanlar Nurculuk kitabım 20 bin basılacaktı. Diyanet İşleri Reisi Tevfik Gerçeker duymuş, haber gönderdi bana '15 bin de biz sipariş verelim, bütün müftülüklere gönderelim' diye. 40 bin kadar basıldı. Ne oldu biliyor musunuz? Böyle söylememi mazur görün. Nurcuların piyonları, hangi kitaplıkta görmüşlerse bir bir alıyorlar, 'kaybettik, ne kadarsa fiyatı -gayet cüzi bir fiyattı- verelim.' diyorlar. Yok ettiler, 40 bin kitaptan çok az kaldı. Ancak, 1998'de Cumhuriyet Gazetesi tekrar kitap olarak verdi onu. Vereceğini de TV'den öğrendim. Benden izin almaları lazım. Sami Karaören var. Ben 1970-80'lerde Cumhuriyet'e yazılar veriyordum. Sami Bey demiş ki 'ben Neda Hanım'ı tanıyorum. Olurunu verir.'

-Cumhuriyet telif ödedi mi size?

Hayır. Yani normal basın kanununa göre 1 sene içinde basılacaksa, vârislerinden yahut sahibinden izin almak lazım. Ondan dolayı, yoksa telif alacak değilim.

-Neyse, Mustafa Sabri, Osmanlı'nın son şeyhülislamı, ölmüş bir adamın ismi neden kitaba konuyor? Bunu anlamaya çalışıyorum.

Bakayım, sizde bir şeyler var.

-Var var. İşte Tuhfetür Reddiye…

Mustafa Sabri. Ha Tuhfetür Reddiye, Alâ Mezhebi Saiydil Kürdiye. Kürt Said diye anılır.

-Neden böyle yaptınız?

Ben gerçekleri elimden geldiğince ikna ediyorum; ama sizin kafanız biraz dolmuş da. (Kahkahalar.)

-Kitaba, seneler önce ölmüş birinin ismi konuyor. Üstelik basımevi olarak görünen Biricik Basımevi de yine seneler önce kapanmış.

Ama bu kitaba dayalı olarak…

-Yani yazar ismi yanlış, yayınevi kapanmış ve risaleler aleyhine böyle bir kitap…

şimdi, eeeeee…

-şimdi, madem böyle bir kitap yazılıyor. Neden Mustafa Sabri'nin ismi kullanılıyor. Yani bunu yazan her kimse neden kendi ismini koymuyor buna?

İşte orasını ben bilmiyorum. Yalnız Diyanet İşleri'nde onun bu yazısına göre… meşhur bir zat olarak…

ONU DİYANET'E SORUN, AMA…

-Oğlunu buluyorlar. Oğlu, “Bamın böyle bir kitabı yok.” diyor mesela.

Ama ben Diyanet İşleri'nin içinde değilim.

-Yani bu, Risaleleri yalanlamak için ortaya konmuş bir projeydi.

Ne bileyim ben. Onu Diyanet İşleri'ne gidip sormak lazım ama onlar şimdi eeeeee net olarak daha eskileri bilen zat da kalmadı. Ben, Allah izin verdi bu yaşa geldim, ama benim gibi böyle uzun ömürlü kimseler yok. Ben mesela orada tezimi yazarken o tez dolayısıyla Diyanet İşleri'ne sık sık giderdim.

-Neşet Çağatay başkanlığında İlahiyat'ta Nurculukla Mücadele Komitesi kurulmuştu.

Hiç öyle bir şey yok.

-Hamdi Kasapoğlu, İbrahim Çubukçu, Hüseyin Gazi Yurtaydın ve siz de vardınız orada…

Hiç. Ama hepimiz, Bahriye Üçok değil; ama Neşet Çağatay, ben, İbrahim Agah Çubukçu, bunlar raporlar yazıyordu. Diyanet İşleri de raporlar yazıyordu ama…

-Diyanet'e siyaset karışmıştı o dönemde.

Orada bunları (risaleleri) bir bir, satır satır biz okuyarak rapor yazıyorduk. Onun için bunları elediğimizde çok şeyler öğreniyorduk, hangi yola gidiyorlar diye. Hangi tarafla işbirliği yapıyorlar.

SAİD NURSİ NE YAZDIĞINI BİLİYOR MUYDU?

-Hepsini okudunuz mu?

Hepsini, bütün çıkanları okudum diyemem, ne kadar gelmişse bu kitapta bahsetmişimdir


-Risaleler ilk okumada biraz zor anlaşılır.

Arapçadır. Kendisi de ne yazdığını biliyor muydu?

-Kur'an'ın tefsiridir onlar.

Allah'ım ya rabbim. Öyle bir tefsir. Yani sen de bunları okudun mu?

-Okudum.

MaşAllah sana. (Kahkaha)


-Okumadan düşman olmamak lazım. Okumak lazım. şöyle bir soru sorayım. Bugün Çin dâhil dünyanın pek çok ülkesinde Risale-i Nurlar okunuyor. Biliyorsunuz değil mi?

Ah ah ah. Bunları, bu Risaleleri mi okutuyorlar. Aferin onlara.

-Pek çok dile çevrilmiş.

Fethullah'ın yazılarını da şey ettiler. Mübarek olsun. Uğur Mumcu'nun ruhu şad olsun. Siyaset, ticaret neydi tarikat. Said Nursi Türkiye Cumhuriyeti’nin düşmanı. Said Nursi Kürt'tür.

ÇOCUKLAR, BU İş BURADA BİTER!

-Kürt-Türk düşmanlığının aksine kardeşliği pekiştirmiştir.

şimdi siz bunları yarım okumuşsunuz.

-Siz ne kadar okudunuz risaleleri?

Ben okumadım. Bize gelen dokümanları bir bir gözden geçiriyorduk. Tamamı birbirinin aynı zaten.


-Sizin böyle okumadan yazmanız olaya siyaset karıştığını belgelemiyor mu?

Valla mübarek olsun. Yani dediğim gibi burada sizin gelişinize memnun oldum. Sizi tanıdım. Gerçekten ama çocuklar burada bu iş biter. Çünkü ben burada Nurculuğun müdafaasına muhatap olacak durumda değilim. Çünkü siz bunların nereye gittiğini bana açık seçik…


-Ama siz Risaleleri yanlış algıladığınız için…

Ben bunu yanlış mı yazdım. (İslam Dininden Ayrılan Cereyanlar: Nurculuk kitabını gösteriyor.)

-Hayatını okudunuz mu?

Yo. Benim yazdığım bu kitabı niye topluyor madem ki piyonları. Bu kitap ortada yok. Kalmamış.

-Sizden istediler yazdınız onu… Ama Risaleler bugün dünyanın birçok ülkesinde okunuyor.

şerif Mardin... Nur Enstitüsü kuruldu. Amerika niye kurdu Nur Enstitüsü? şerif Mardin'i de getirdi başına. Bu TÜBA (Türkiye Bilimler Akademisi) onu ısrarla almıyor. Zorladılar, almadı. Neden almadı?

-şerif Mardin'i oraya almamasını onaylıyor musunuz?

O kafa ile oraya girecek adam değil. Orası bilimsel bir yer.

-şerif Mardin'in kimliği ortada efendim. Yani burada siyaset karışıyor işin içine. İlle de TÜBA'nın istediği araştırmaları yapanlar mı bilim adamı oluyor?

şimdi bu arada elbette yani bu nurculuğun felsefesine kendisini kaptırmış olanlar bence gerçek bilim adamı değil, siyaset yapıyor demektir. Ben o kanaatteyim.

-Önyargı yani.

Beni yanlış bulabilirsiniz. Ben o kanaatteyim.

-Bunca yıllık tecrübenize istinaden soruyorum.

Teşekkür ederim. Ama bak hiçe indiriyorsun beni.

-Hiçe indirmiyorum. Gazeteci olarak soruyorum. En son ne zaman okudunuz Risale-i Nurları?

Bana ne canım Risale-i Nur’dan. Kim okursa okusun.

-En son ne zaman okudunuz?

Yani ben kanaatimi vermişim. En son niye okuyayım ben.


-1960'larda mı okudunuz?

Hayır, niye okuyayım yani? Said Nursi öldüğü zaman talebeleri gelip gelip onun yatağında yatmış, ondan sonra askeriye tabii onu mezarından alıyor…

-Yani mezarında bile rahat bırakılmadı. Dünya neden bu kadar ilgi gösterdi ona peki? Siz Nurların aleyhinde bir kitap yazdınız; ama dünyadaki insanlar sizin yazdığınız gibi düşünmedi?

Düşünmesin bana ne. Ben okuduğum kadar okudum. Yani 50 sene, 40 sene evvel okuduklarımı tekrar tekrar okuyacak değilim ki.


NE KADAR KONUşSAK FAYDA ETMEZ

-Ama bu Mustafa Sabri olayının cevabını vermediniz…

şimdi benim fikirlerim siz de anlarsınız ya kemikleşmiş artık. Sizinle ne kadar konuşsam ben bu fikirlerden ayrı bir şey düşünemem. Ama size teşekkür ederim. Benim tecrübemden, edindiğim bilgilerden yararlanmaya geldiniz. Yararlanmıyorsunuz, beni telkin altında bırakıyorsunuz.

-Fikirlerin kemikleşmesi ilim insanı için doğru bir şey mi?

Ama şimdi ben bugünkü düşüncelerimle yetişen bir insan değilim ki. Onları takviye etmişim ben, sağlamlaşmış artık onlar. Atatürk ilkelerini değişmez bir yol olarak kabul etmişim. Onun dışında kalanları kabul etmiyorum. Said Nursi'den ne anlıyorsunuz Allah aşkına. Hadi getir bir gün Said Nursi'yi beraber okuyalım. Bir şey anlaşılmaz ondan.

-Müsait bir zamanınızda gelelim.

Ha ha (Kahkaha). Boşuna zaman sarf edersin ama…



BABASI FUTBOLCU FENERBAHÇELİ SOLAÇIK SADİ

1920 senesinde İstanbul'da doğan Neda Armaner Urfa Siverek'te Kelebekzadeler olarak bilinen toprak ağası bir ailenin mensubudur. Büyükbabası Ali Seydi Bey, Bolu'da mutasarrıflık, Elazığ, Adana ve sürgün gittiği Bağdat'ta valilikler yapmış, lügatleri bulunan, ilim adamı olarak da tanınan birisidir. Torunu Neda'ya önce Işılhan adını koyan Ali Seydi, zaten hürriyet yanlısı olduğu ve Bağdat'a sürüldüğü için eşinin itirazları ile torununun ismini değiştirir. Ali Seydi'nin Bağdat'tan dönüşü de eşinin padişahın huzuruna çıkması neticesinde 'affı şahane' ile gerçekleşir.

Ali Seydi Bey'in babası da birçok nişana sahip Hacı Üzeyir Paşa'dır. Kırım ve Yunan muharebelerine katılmış ve askerî şûra üyeliği yapmış Üzeyir Paşa'nın kabri Fatih Camii haziresindedir. Neda Armaner'in babası ise Altınordu ve Fenerbahçe'de futbol oynamış 'Solaçık Sadi'dir. Halkevinde müzik kolu başkanlığı da yapmış olan Sadi Bey, keman, piyano gibi pek çok müzik aletine yatkın birisidir. Hocalık, ardından Nafia Müdürlüğü’nde bürokratlık ve sonra da Emniyet Genel Müdürlüğü'nde birim müdürlüğü yapmıştır.

ARMANER SOYADINI BARDAKÇI VERDİ

Armaner soyadını, memuriyeti dolayısıyla Konya'da bulunan Sadi Bey'e, sanata yatkınlığından dolayı zamanın Konya Valisi, Murat Bardakçı'nın da dedesi olan Cemal Bardakçı önermiştir. Faika Hanım'la evlenen Sadi Armaner'in dört çocuğu olur. Sırasıyla Neda, Nebire, konservatuarı birincilikle bitiren Selçuk Armaner Gündemir (Fazıl Say'ın hocalarındandır) ve Sudi.

İstanbul 47. İlkokul'da eğitimine başlayan Neda Armaner, diplomasını Konya Gazi İlkokulu'ndan alır. Ardından Ankara Kız Lisesi'ni bitirir. Bir yakınının yardımı ile girdiği Ziraat Bankası'nın merkezinde 7-8 sene çalışır: "Çok güzel sicilim olduğu için dediler ki "size bu senenin iznini veriyoruz. şubatta birkaç gün devam edin, onun da maaşını veririz. Beni böyle ikramiyeden, maaştan mahrum etmediler."

İsmi 'nem' anlamına gelen Neda Armaner, sosyoloji veya psikoloji okumak niyetinde iken buraların devam mecburiyeti istemesi neticesinde hukuka yönelir önce. Hukuktaki ikinci yılında, 1949 senesinde Ankara Üniversitesi bünyesinde açılan İlahiyat'a geçer. Armaner, bugün, "İlahiyat'a geçtim, hukukta o iki senemi yaktım, helal olsun!" diyen birisidir.

BEYZA BİLGİN'İN HOCASI

Ord. Prof. Dr. Sabri şakir Ansay, Ord. Prof. Dr. Suut Kemal Yetkin, Esat Arsebük gibi hocaların yetiştirdiği Armaner, ilahiyattan 1953 senesinde mezun olur. Edirne Öğretmen Okulu'nda görev alır. Bu arada Millî Eğitim Bakanlığı'na Öğretmen okulları için 'çağdaş anlayış' içinde din bilgisi kitabı hazırlar ve kitap 1957'de basılır. 1959'da asistan, psikopatolojide dinî belirtiler tezi ile de 1972'de doçent olur. Tevfik Gerçeker döneminde oluşturulan Nurculuk Aleyhine Komite'de vazife alır. Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınlarından çıkmış İslam Dininden Ayrılan Cereyanlar: Nurculuk kitabını çıkarır. Osmanlı'nın son şeyhülislamı Mustafa Sabri adı kullanılarak Tuhfetür Reddiye, Alâ Mezhebi Saiydil Kürdiyye isimli kitabı hazırlayanlardan olduğu söylenen Armaner'i bu çabalarından dolayı 1971 yılında Türk Kadınlar Birliği ödüllendirir.

1987'de emekli olduktan sonra konferanslar veren Armaner, Kemalist Atılım Birliği Derneği'nin de kurucularındandır. Yeğeni Doç. Dr. Türker Armaner Galatasaray Üniversitesi'nde öğretim üyesi olan Fatma Neda Armaner, bugün Ramazan ayında Milliyet gazetesinde yazılar yazan Beyza Bilgin'in de hocasıdır.

Kaynak: https://www.aksiyon.com.tr/detay.php?id=30136

lengur

Ooo tartışmamız  kaynak arayışlarına gidilmesi açısından gitgide güzelleşiyor.En azından ezberlenmiş fakat sorgulanmamış bilgilerle yetinilmemesi ve dayanak bulma çabasına kalkışılması, ilk aşama için güzel bir durum.Buna sevindim. :)


Alıntı yapılan: nuhal2 - Mayıs 06, 2008, 07:51:34 ÖS
..sizin derdiniz milet okumasin ben vardiginiz yerin bu oldugu kanatine vardim

Tam aksine ben herkesin okumasını hatta her türlüsünü okumasından yanayım.  :) Fakat George Christaph Lichtenberg'in  "Okuduğun kitabın sana egemen olmasına izin verme, sen ona egemen ol." sözü güzel bir söz olup,okunulan kitapların önceden edinilmiş bilgi ve mantık dağarcığından(ki bu başka kitaplar ve yaşamdan çıkarılan deneyimler oluyor)  geçirilmesi,körü körüne bağlanmaması anlamını taşımaktadır.Hele de okunmamış veya okunmaya çalışılmasına rağmen ağır dili yüzünden bir tek cümlesinden bir şey anlaşılmamış kitaplara ve yazarlarına olağanüstü anlamlar kazandırmak, herhalde okumak kavramına ve okumanın yararlarına  yapılacak en büyük aşağılamadır.Karşı çıktığım şey budur.

Çetin Özek ünlü bir Ceza Hukuku Profesörüdür.Sabetayist olup olmadığına gelince çeşitli internet sitelerinde çarşaf çarşaf sergilenen listede öyle isimler eklenmiş ki kendi ismimin neden olmadığına anlam veremedim bir türlü!Sizde isminizi kontrol edin ne olur ne olmaz yani! ;D


Alıntı yapılan: yücel - Mayıs 07, 2008, 08:36:26 ÖÖ
.. Sizden Ricam, Üsenmeden tamamini okuyunuz...


Hayatım okumakla geçti ve mesleğim yüzünden de öyle geçecek gibi.Yani okumaktan hiç bir sıkıntı duymam siz rahat olun.Yanlız ekleyeceğiniz alıntıları inşAllah başından sonra okuduktan sonra ekliyorsunuzdur.Neda Armanerle yapılan röportaj ve Vahbulut   :) hükümetinin icraatları hakkında da yazacaklarım vardı ama işim çıktı.İlerleyen saatlerde yazarım.  :)









yücel

Yanlis anlamayayim diye yaziyi hem de  2 kere okudum...Siz merak etmeyin...

Eger siz tam okuduysaniz Neda Armanerin sorulara nasil kacamak cevap verdigini iyi anlamaniz gerekir...

Merak ediyorum, bakayim bu sefer ne cikaracaksiniz... ;D

lengur

Kaldığımız yerden devam edelim.

Neda Armaner'le yapılan röportaj'da sürekli yapılan kahkaha molaları dışındaki konuşmalardan :) ,1964 yılında Devletin belli organlarınca yaygın hale gelen Nurculuk akımına karşı mücadele etmek için uydurma isimlerle veya isimsiz olarak çeşitli kitapların bastırıldığı,bu komitenin içinde de Neda Armaner'in bulunduğu hatta bu kitapları bizzat kendisinin kaleme aldığını verdiği kaçamak cevaplardan anladığını veya anlamamızı istediğini çıkarıyoruz bu röpotajı yapan Aksiyon Dergisi yazarı Cemal A.Kalyoncu.Cemal A.Kalyoncu'ya sonra tekrar dönecem.

1964 yılında çıkarılmış 2 kitap var.

1)Yazanı belli olmayan Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları Nurculuk Hakkında,
Resimli Posta Matbaası, 1964-


2)Tuhfetür Reddiye, Alâ Mezhebi Saiydil Kürdiyye,
Yazan Osmanlı İmparatorluğu sabık şeyhül İslamı Mustafa Sabri,
  Biricik Basımevi, Ankara-1964.
 
  Peki kim bu Mustafa Sabri Efendi?    https://tr.wikipedia.org/wiki/Mustafa_Sabri_Efendi

Bu kitaplar Saidi Nursi'nin  ölüm yılı olan  1960 tarihinden kısa bir süre sonra yayınlanmışlardır.Hadi diyelim her 2 kitabı da Neda Armaner kaleme almıştır.Amaç ne? Nurculukla mücadele.Aradan yaklaşık 50 yıl geçmiş olmasına rağmen,okur yazar oranının geçmişle kıyaslanmayacak kadar artttığı,teknolojinin bu kadar geliştiği,bilgiye ulaşmanın bu kadar kolay olduğu bir zamanda bile,hala Saidi Nursinin yazdıklarını okumadığı  veya okumaya çalışıp da hiç bir şey anlamadığı halde,soyut inanç kavramıyla bağlı binlerce insan varken,1960 lı yıllardaki insanların durumunu bir düşünün.Mustafa Sabri Efendi adıyla Nurculuğu kötüleyen bir kitap yazılmasına niye ihtiyaç duyulsun?Kurtuluş savaşından sonra bir İngiliz gemisiyle yurtdışına kaçan birisinden ölmüş de olsa niye medet umulsun?İşin can alıcı noktası da burada zaten.Mustafa Sabri Efendi 1919'da şeyhülislam ilan edilmişti.Yani yurdundan kaçmış da olsa insanlar üzerinde büyük etkisi vardı.Yani özetleyecek olursak 1960 lı yıllarda eğer röportajdan tüm bu kitapları Neda Armaner'in yazdıklarını çıkarsak bile amaç,şimdiki zamanda olduğu gibi  :)  insanların körü körüne bir kişi ve akıma bağlanmasını önlemekti.Mustafa Sabri Efendi adını ortaya atmakla bir taşla 2 kuş vurmak düşünülmüş ki, ben (varsa) böyle bir senaryoyu yazanları tebrik ederim.

Yav daha yazacaklarım var ama şimdilik çıkmam lazım.Konu zevkli hale geldi. :)




lengur

Yine devam:

1960 yılları araştırmak için google de şöyle bir tura çıktığımızda Nurculuk hakkında yukarıdaki 2 kitap dışında başkaca yazılmış kitaplara rastlıyoruz.

Mesela;
-Tümgeneral Faruk Güventürk 'ün yazıdığı: 'Din Işığı Altında Nurculuğun İçyüzü'.
Basım yılı 1964(!)Okat yayınevi

-Yine Neda Armaner'in yazdığı Nurculuk : "İslam dininden ayrılan cereyanlar"  Basım yılı 1964 (!)


Peki niye özellikle de Said-i Nursinin ölümünden hemen sonra Nurculuk aleyhtarı bunca kitap çıkmaya başladı?Bu sorunun cevabını Said-i Nursinin ölümünden sonra yaşananlar da aramak lazım.şöyle bir araştırırsanız o zamanki çoğu eğitimsiz büyük bir kitlenin Urfa'ya niye akın ettiklerini,Said-i Nursiden sonra kimin lider olacağı tartışmalarını,sonradan Necmettin Erbakanın da söylediği "başkaldırının yani isyanın, kanlı mı yoksa kansız mı olacağı" lafının ilk kez kimler tarafından söylendiğini bulursunuz.

Devam edecem...




nuhal2

"başkaldırının yani isyanın, kanlı mı yoksa kansız mı olacağı" lafının

merak etmeyin baskaldiriniz kanli olacak, bu belli zaten; avukat a. arslan su sizin degerli hukukcularin yetistirdigi cok okumus cocuk (sizin gibi isi okumakmis) nedense baskaldiriyi kanli baslatti. hadi kuruyorsunuz sabetayist devletini,
münafiklar yada sazanlar da denilebilir ::),

lengur

Konu konuyu açıyor.Yukarıdaki yazdıklarınıza sonra  cevap vereceğim. :)

"başkaldırının yani isyanın, kanlı mı yoksa kansız mı olacağı" lafı öyle hafife alınacak bir laf değil.şöyleki ortada Silahlı Kuvvetler gibi bir güç yani askerler olduğu sürece kanlı bir eylemin başarı şansı yok gibi.Peki silahlı mücadele yolu kapalı ise kansız bir başkaldırı nasıl olacak?İşte burada Nurculuğun Amerika havası almış ve Amerikan modasına uymuş versiyonu devreye giriyor.  :) Bakın bu konuda kim ne demiş?



"Adliye Mülkiye veya başka hayati bir müessesede bizim arkadaşlarımızın mevcudiyeti öyle ferdi mevcudiyetler şeklinde ele alınıp öyle değerlendirilmemelidir. Yani bunlar gelecek adına bizim o ülkelerde garantimizdir. Bizim varlığımızın bunlar nabzıdır. 

Zayiata meydan vermeyin. 

Daha bunun neye ihtiyacı var, nasıl takviye edilmeli, bu demeli, sürekli o araştırılmalı, daha bir takviye edilmeli, fakat mevcuttan da bir ölçüde taviz verilmemeli derken yani fevkalade korumaya alınmalı, katiyyen zayiata meydan verilmemelidir. Bu açıdan bizim ister bu dairede, ister diğer dairede arkadaşlarımızın korunması çok önemlidir. Bu koruma mevzuunda işte arz ettiğim gibi belki işin esnekliğinden istifade edilebilir.

Esnek olun, sivrilmeden can damarları içinde dolanın. 

Bu açıdan, bir taraftan bu kanun ve kuralları kullanma, biraz önce anlattığım esneklik içinde, diğer taraftan bir kanun ve kural adamı olma imajını uyarmak, yani harfiyen riayet ediyor bunlar denmeli, denmeli ki muntazam terfilerin arkasında bir ölçüde bu vardır. Ve sizin ileriki dönemde daha hayati, daha önemli yerlere gelmenizin arkasında da bu vardır. Yani sivrilmeden mevcudiyetinizi hissettirmeden çok ilerilere gitmek, iş de bu iki müessesede olduğu gibi hayati dinamik bir kısım müesseselerde söz konusudur. Ta ilerilere gitme, böyle can damarları içinde dolaşma ve eğer dönülüp gelinecekse yara alınmadan hissettirmeden dönüp geriye gelme meselesi geleceğimizin adına çok esaslı hususlardır.

İstikbale yürümek için sistemin püf noktalarını keşfedin..." 


Yani sistemi kendi içinden sinsice elegeçirmek.İşin ilginç yanı bu sözleri söyleyen şahsın da şu internet sitelerinde çarşaf çarşaf sergilenen sabetaycı listelerinde isminin olması. Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu demeyin.  ;D

Peki bu Sabetaycılık nedir?
https://tr.wikipedia.org/wiki/Sabetayizm

Devamı var hemi de çok  ;D

yücel


Mevsim ilkbahar oldugu icin Konu dallanip budaklandi,  ;D
Onun icin daha uzatmaya gerek yoksanirim.
Ama isterseniz siz kendinizce birseyler yazabilirsiniz, bazi arkadaslar cevap verir vermez onu bilemem.

Yahu kadin kendi agziyla röpörtaj yapiyor onada inanmiyorsun...
Eger yalan uydurma röpörtaj ise Neda Armaner neden gidip; Hayir kardesim ben böyle demec vermdedim,
yalandir, uydurmadir, nerden cikariyorsunuz böyle seyler demedi?......
Demedi cünkü hersey ortada...

Kadinin anlattiklarina da hala inanmiyorsunuz, anlattiklarina ragmen kendinizce farkli yorumlar ekliyorsunuz..
O zamanki diyanetin nasil kuruldugunu, olustugunu... anlamamakta neden hala israr ediyorsunuz...?

nuhal2

baskaldirinin kanli olup olmayacagi elbette hafife alinacak bir mesele degildir devletin her kösesine cöreklenmis yahudi dönmeleri var. bunlar cinayetler islemekte. bunlar icinde ismi meshur avukat akademisyen, gazeteci her alandan ve her devlet kurumundan vatan haini ikiyüzlü insanlar mevcut. ve bunlar millete fesat sokmak icin firsat kolluyor.bunlar icinde bazi forumlarda yazi yazanlarda var .dikkat etmek lazim,öyle hafife alinacak bir konu degil. degerli hukukcunu dedigi gibi lengur bizim söylediklerimiz doktin, sizin söyledikleriniz ise ...dir. hic sabetayistlere girmiyorsunuz. :-\ ne kadarda uyaniksíniz, olmadi etrafindan dolas, nasilda hemen hafife alindigi kanaatine vardiniz baskaldirinizin.hicde hafife almiyoruz.yahudiler her asir insanligin basina en büyük belalari acan millet olmustur siz okursunuz bilirsiniz hani biz millete hizmet olsun diye.. ülkemizde bir tehlike varsa yahudi dönmeleri onlarin usaklari satilmis köleleri tehlikesi vardir. hicde hafife almiyoruz.onlarin bir tuzagi varsa elbette Allahinda bir tuzagi vardir

lengur

Sabetaycılık ve Neda Armaner hakkında yazmadan önce şu kansız ihtilal,vatan hainliği ve ikiyüzlülük konularından başlayayım.

Alıntı yapılan: nuhal2 - Mayıs 08, 2008, 06:53:34 ÖS
merak etmeyin baskaldiriniz kanli olacak, bu belli zaten; avukat a. arslan su sizin degerli hukukcularin yetistirdigi cok okumus cocuk (sizin gibi isi okumakmis) nedense baskaldiriyi kanli baslatti.

Danıştay saldırganı avukat Alparslan Arslan ilk tetikçi değildi ki?Eğer hatırlarsanız,1995'te Gümüşhane'de, türbanlı avukatların duruşmaya girmelerini yasaklayan karara imza atan dönemin Gümüşhane Baro Başkanı Ali Günday, daha sonra Vakit ismini alan Akit gazetesinin hedefi olmuştu. Günday, hakkında günlerce süren yayınlardan sonra İzzet Kıraç adlı bir kişi tarafından türbanı yasakladığı gerekçesiyle öldürülmüştü.Her iki cinayettin de ortak tarafları öldürülen kişilerin
Vakit Gazetesi tarafından hedef gösterilmesi ve her iki sanığın da akli dengelerinin yerinde olmadıklarını iddia etmeleriydi.Eee ne de olsa odunun çok olduğu yerde tutuşturan da o kadar çok olur. ;D

Nitekim daha dün Danıştay üyelerini hedef gösterdiklerinden dolayı yüklü bir para cezasına çarptırılılar.
https://www.haberonda.com/vakitin_cezasi_kesildi.htm

İşin ilginç yanı bu Vakit Gazetesinin bu hedef göstermeleri sürekli devam etti.Mesela
Silahlı Kuvvetlerdeki bazı Generalleri hedef gösterdiği için de para cezası aldılar.
https://www.internethaber.com/news_detail.php?id=134635&interstitial=true

Bu Vakit Gazetesi,görüşleri ve yazarları hakkında bir şey söylenmeye bile değmez.Nitekim son yaşananlar da bunu haklı çıkarıyor.Yani ana konumuz bu değil.

Ayrıca TC'de daha önceleri bir çok kanlı isyan çıkmıştır.
Mesela şeyh Sait isyanı https://tr.wikipedia.org/wiki/%C5%9Eeyh_Said_%C4%B0syan%C4%B1 ,
Menemen olayları gibi. https://tr.wikipedia.org/wiki/Kubilay_Olay%C4%B1

Vatan hainliği,iki yüzlülük,kansız ihtilal kavramlarını açıklayabilmek için öncelikle Nurculuğun yeni Amerikan cilalı versiyonunu incelememiz lazım.

Yukarıda kansız ihtilalin ilkelerini ve izleyecekleri yolları söyleyen,büyük bir cemaati kontrol eden  şahıs, yaklaşık 10 yıldır ABD'de CIA korumasında yaşamaktadır.Peki nasıl oluyor da 11 Eylül saldırılarından sonra değil ABD'ye gitmek isteyen, transit geçen tüm Müslüman insanlara bile binbir zorluk çıkaran ABD hükümeti bu şahısa kol kanat geriyor? Acaba Irakta Afganistan'da binlerce müslümanı katleden,yüzbinlerce insanı inim inim inleten bu anlayış,bu malüm şahısın salya sümük ağlamalarından mı etkilendi?Veya Said-i Nursi gibi ilahi bir güce (!)sahip olduğu için mi?

Bunun yanıtını vermek çok zor değil.Yıllardır özellikle ABD ve İngiliz kaynaklarında,çeşitli kitaplarda,sitelerinde TC'nin değişik haritaları yayınlanır.Hani Doğu ve Düneydoğu Anadolu bölgesinin  TC hudutları içinden çıkarıldığı,yerine Irak,İran ve Suriyeden bir kısım toprakların birleştirilmesiyle oluşturulmuş Kürdistan devletinin olduğu haritalar.Peki bu haritaların en eskilerinin 100 yıldan fazla bir süre önce planlandığını biliyormuyuz?Bugün ABD'nin niye Irak'a müdahale ettiğini,İran ve Suriye ile niye kan bıçaklı olduğunu onlara da müdahale etmek için fırsat kolladığını biliyormuyuz?BOP denilen proje'de TC'nin ne  hangi yönden çökertileceğini?BOP projesi kapsamında devleti içten içe elegeçirme planlarının Ordu'da işe yaramadığını fakat Emniyet Müdürlüğü ile çeşitli Bakanlıklarda kısmen başarıya ulaştığını,bu oluşuma karşı çıkan birbiriyle tamamen zıt fikirdeki aşırı sağcısından aşırı solcusuna,askerine kadar şu meşhur Ergenekon soruşturması kapsamında  halen hapiste tutulduğunu,bu soruşturmanın kilit adamı gazeteci Tuncay Güney'in İmam Hatip lisesi mezunu olup da bir dönem ABD'deki şahsın özel kalem müdürlüğünü yaptığını ve onun emrindeki Samanyolu TV'sinde çalıştığını halen Kanada'da bir Yahudi sinagogunda  hahamlık yaptığını biliyormuyuz? Bilmiyorsak şöyle bir araştırın derim.

Evet bütün bunlar hep dini inanç sömürülerek yapılan ve yapılması amaçlanan şeylerdir.Üzerine laf kondurulmayan dini bütün bu ve bunun gibi seçilmiş (ilahi bir güç tarafından değil tabii, süper güç ABD tarafından  ;D) kişiler,herhalde vatan hainliği,ikiyüzlülük sıfatını fazlasıyla haketmektedir.

Ayrıca sanal dünya'da fazlaca dolaşan Kenya nın kurucu Cumhurbaşkanı Kenyettanın söylediği sözleri hatırlatmakta fayda var:
"beyaz adam geldiğinde onun elinde incil bizim ise topraklarımız vardı.
bize gözlerimizi kapatıp dua etmeyi öğrettiler.
gözümüzü açtığımızda bizim elimizde incil onların ise topraklarımız vardı."
kıssadan hisse







lengur

Gelelim Sabetaycılık meselesine;

Bu konu Soner Yalçın'ın Efendi / Beyaz Türklerin Büyük Sırrı 1-2 kitaplarından sonra çokca dile gelen bir konu.

Peki Sabetaycılık nedir?,amaçları nedir https://tr.wikipedia.org/wiki/Sabetayizm  sitesinden kısaca bilgi sahibi olabiliyoruz.Özetle 14 ve 15.yüzyılda  İspanya"dan sürülen bir kısım Yahudiler Osmanlı"ya sığınmışlardı.Bunların bir kısmı yahudi olarak kalmış,bir kısmı din değiştirerek Müslüman olmuş bir kısmı da aslen Yahudi dinine bağlı olduğu halde kendini Müslüman gibi tanıtmış.Kendini Yahudi toplumunu kurtaracak tanrısal ilahi güce sahip Mesih ilan eden(maşAllah her tarafta mesih bolluğu var  ;D )Sabetay Sevinin görüşlerini benimseyenler bu 3.grubu teşkil ediyorlar.



Peki kimler sabetaycı?İnternet sitelerinde öyle isimlere yer verilmiş ki herkes kendinden şüphe eder hale gelir.Aşağıdaki sitede konular ve isim listesi ayrıntılı olarak açıklanmış.
https://www.sabetay.50g.com/

Soner Yalçın'ın Efendi / Beyaz Türklerin Büyük Sırrı 2 kitabında ise sabetaylar listesine Said-i Nursi den şu ABD yaşayan uzantısına kadar çoğu şeyhler eklenmiş.Nitekim Yalçın Küçük'ün "Tekelistan ve şebeke" kitabında da buna benzer iddialar ileri sürülmüş.

Yani anlayacağınız herkes birbirini sabetaycılıkla itham ediyor.şu Nurcu akım medyası önderlerinin haklarında böyle iddialar varken Genel Kurmay Başkanımız ve bir çok devlet adamı hakkında da aynı iddiayı ortaya atıyor.

Bana en garip gelen İzmirin işgali sırasında Yunanlılara ilk kurşunu atan gazeteci Hasan Tahsin'in de sabetaycı listede yer alması oldu.Vatanına bu kadar bağlı,öldürüleceğini bildiği halde düşmana ilk kurşunu sıkıp Kurtuluş savaşının öncülerinden sayılan bu kişi hakkında nasıl böyle bir yakıştırma yapılabilir? keşke her Türk vatandaşı bu kadar duyarlı olabilse.

şimdi kime inanalım?

Bu arada şu inanç kavramının mantık sügeçinden geçirilmeden körü körüne bağlanılmasına bir de Almanya'dan örnek göstereyim.

Hüseyin Kaplan isimli şahsın  "Kaplancılar" olarak örgütlendiği ancak asıl ününü ölümünden sonra  Adana Müftüğü yaparken cemaatin başına geçen oğlu Cemalettin Kaplan, 12 Eylül 1980'de darbe olunca Almanya'ya giderek orada "Anadolu Hilafet Devleti ve Hilafet Ordusu kurmuştu.Onun ölümüyle oğlu Metin Kaplan halife(!) olmuş fakat daha sonra tutuklanarak TC'ye iade edilmişti.

şimdi bu hilafet kavramı nedir? nereden doğmuştur? kimler halife seçilebilir gibi şeyler için https://tr.wikipedia.org/wiki/Hilafet

Kalkmış biri kendini halife ilan etmiş ve kendisine bağlı insanlarda buna inanmış! şu cehaleti,rezilliği,yozlaşmayı görebiliyormusunuz?  Haa Kaplancıların tek şanssızlığı kendilerini kollayan destekleyen ABD gibi süper bir gücün bulunmaması idi.  :) İşte bilinçsiz inanç böyle bir şey

Aşağıda Cemalettin Kaplan ve oğlunun içyüzü diye bir ilginç kitap var..Yazarı da bayağı ilginç ya neyse.meraklısına
https://www.hakikat.com/nur/risaleler/kaplan/iccekap

Neda Armaner'den sonra bahsedeceğim.Parayla değil sırayla  :)




nuhal2

önüne gelene öyle yakistirmalar yapanlarda sizin gibiler. isin ilginc olani anlamadiginiz mantiginiza sigdiramadiginiz birsey yok.taki risalei nura gelince beyniniz tutuluyor.ne kadar anlamli. bir insan neyi savunuyor ne icin calisiyor bunu millet görmüyormuda listedeki herkesi sabetayci sanacak.ordan burdan alinti yapip duruyorsun.sanki cok okudugundanmi .bes dakikalik is internette.kimi kandiriyorsun. bu dine söven bu dine hizmet edene söven elbette bu dinin düsmanidir. bugün cok calisanlar sabetaycilar. dün haclilar sefer düzenlemis. önemli olan senin turan dursunla ahiretteki halin dimi..

yücel

lengur yazdiklarina sadece gülünür...iste böyle  ;D ;D ;D ;D
yok kaplancilar, yok vakit gazetesi.... ne alakaya maydonoz ise...

Saka bir yana gercekten sacmalamaya basladin.