Milli Takım Avrupa'da ilk 6'ya girdi
2008 Avrupa şampiyonası Elemeleri'nde Moldova'yı 5-0 gibi farklı bir skorla yenerek, C Grubu'nda zirveye yerleşen Türkiye, elemelerdeki en golcü takımlar sıralamasında da üst sıralarda kendisine yer buldu.
Hakan şükür (4) ve Tuncay şanlı'nın attığı gollerle Moldova'yı farklı yenen A Milli Takım, 2008 Avrupa Futbol şampiyonası'nda mücadele
eden 50 takımdan en iyi sonuçları alan 6 takım arasında kendisine yer buldu. Türkiye, C Grubu'nda oynadığı ilk 3 karşılaşmada da rakiplerini mağlup ederken, attığı 8 gole karşılık kalesinde hiç gol görmedi. Milli takım bu başarısıyla, 2008 Elemeleri'nde toplam 7 grupta mücadele eden Avrupa'nın birçok önde gelen bir çok milli takımını da geride bırakmış oldu.
F Grubu'nda yer alan İsveç, şu ana kadar oynadığı 4 maçta 4 galibiyet alarak 12 puanla en iyi ortalamaya ulaşan takım olurken, grubunda da zirvede yer aldı. 2006 Dünya Kupası Finalleri'nin ev sahipliğini yapan Almanya ise, D Grubu'nda oynadığı 3 maçta mağlup olmazken, bu maçlarda rakip kalelere 18 gol bırakırken kalesinde ise sadece 1 gol gördü. Gruplarda puan kaybı yaşamayan son iki takımda C Grubu'nda yer alırken, Türkiye'yi takibini sürdüren Yunanistan da 3'te 3 yapmasına rağmen gol farkıyla Türkiye'nin gerisinde yer aldı.
A Milli Takım, Avrupa şampiyonası Elemeleri'nde şu ana kadar oynanan karşılaşmalarda kalesinde gol görmeyen ender takımlardan birisi olarak da üst sıralarda yer almayı başardı. E Grubu'nda yer alan Hırvatistan, puan kaybı yaşamasına rağmen, oynadığı 3 maçta rakip filelere 9 gol atarken, kalesinde ise hiç gol görmeyerek zirvede yer aldı. Türkiye, gol yemeyen takımlar sıralamasında, -atılan gollere bakılarak yapılan sıralamada- attığı 8 golle ikinci sırada yer alırken grubumuzda zirve mücadelesi verdiğimiz son Avrupa şampiyonu Yunanistan 6 golle üçüncü ve F Grubu'nda ikinci sırada yer alan Danimarka ise yaşadığı puan kaybına rağmen gol yemeden 6 gol atarak, 50 takım arasında dördüncü sırada yer aldı.
A Milli Futbol Takımı, geride kalan maçlar içerisinde en iyi gol averajı sıralamasında da en iyi 5 takım arasında yer alma başarısı gösterdi.
D Grubu'nda maç eksiğiyle ikinci sırada yer alan Almanya, 17 gol averajıyla 50 takım arasında ilk sırada yer alırken, D Grubu'nun zirvesinde yer alan Çek Cumhuriyeti 11 gol averajıyla ikinci, E Grubu'nun ikincisi Hırvatistan 9 golle üçüncü, B Grubu'nun ikincisi Fransa yine 9 golle dördüncü ve Türkiye A Milli Futbol Takımı da 8 golle beşinci sırada yer aldı.
Nazire
19.12.2006 16:00:54
Baykal ne demek istedi?
CHP Genel Başkanı Deniz Baykal'ın Star tv ana haber bülteninde yaptığı açıklamalar tartışmalara neden olacak.
CHP lideri Deniz Baykal kendisine yöneltilen “Başbakan Recep Tayyip Erdoğan dışında eşi başörtülü bir AK Parti'linin Cumhurbaşkanı olmasına nasıl bakarsınız?” sorusuna tepki çekecek bir cevap verdi. Baykal “Anayasal ilkeleri içine sindirmiş, yolsuzluklara bulaşmamış, dürüst birisi olursa bazı kusurları görmezden gelebiliriz” dedi. CHP lideri Baykal'ın bu sözleri, “Bir kişinin eşinin başörtülü olması kusur mu?” sorusunu gündeme getirdi. Baykal'ın bu sözleri sivil toplum örgütlerinin sert tepkisine neden oldu.
BAYKAL, İşTE BU SİZİN İFFETİNİZ DEMİşTİ
Başörtüsü takan kadınlara kusurlu bakan CHP lideri Baykal, aynı örtüyü 1993 yılında Bosna'ya yaptığı bir ziyaret sırasında “İffet ve namus” simgesi olarak kadınlara dağıtmıştı. Baykal, Türkiye'de seçimlerin arafesinde 8 günlük bir Bosna gezisi sırasında binlerce Bosnalıya hitaben yaptığı konuşmasında, “işte size namusunuzu ve iffetinizi korumanız için size bu başörtüsünü bırakıyorum” diyerek, sembolik bir başörtüsünü Bosnalı bir kadına vermişti.
BAşÖRTÜLÜNÜN OYUNU İSTEDİ
Baykal yine bu sene içinde CHP Kadın Kolları BAşkanları toplantısı sırasında, partililere tavsiyelerde bulunarak, “Dışlayıcı değil kapsayıcı olacağız. CHP devletin partisi, hiyerarşi partisi değildir, toplumun partisidir. Temelinde insan vardır” diye konuşmuştu. Hiç kimsenin, geçmiş siyasi anlayışından dolayı bir başkasını dışlamaya hakkı olmadığını vurgulayan Baykal, başörtülü ve MHP'li kadınların oylarını da almak istediklerini belirtmişti.
CHP'YE OY VEREN KADINLAR DA KUSURLU MU?
Başkent Kadın Platformu Başkanı Safiye Özdemir Baykal'ın ifadesine ilişkin olarak, “Bu değerlendirmeye ancak gülünebilir. Bu, Türkiye'deki kadınların yüzde 70'e yakınının kusurlu olduğunu gösterir. Benim bildiğim, CHP'ye oy veren çok sayıda başörtülü kadın da var, kusurlu olarak değerlendirdikleri arasında. Bu görüşe katılmak mümkün değil” diye konuştu.
'Kadınların yüzde 70'i kusurlu mu?'
Başkent Kadın Platformu Başkanı Safiye Özdemir: “Bu değerlendirmeye ancak gülünebilir. Bu, Türkiye'deki kadınların yüzde 70'e yakınının kusurlu olduğunu gösterir. Benim bildiğim, CHP'ye oy veren çok sayıda başörtülü kadın da var, kusurlu olarak değerlendirdikleri arasında. Bu görüşe katılmak mümkün değil.
Bu tür yorumların günü kurtarmak için yapılan siyasi yorumlar olduğunu düşünüyorum, başka da söyleyecek bir şey bulamıyorum.”
'Kasıt başörtüsü ise kadına hakarettir'
Mazlum-Der Yönetim Kurulu Üyesi Serpil Kayaer: “Eğer başörtüsünü kastettiyse bu kadınlara hakarettir. Başörtüsü bir kusur değildir, aksine yıllardır süren bir insan hakları ihlalidir. Biz 43-44 haftadır Abdi İpekçi Parkı'nda Başörtüsü'ne Özgürlük Platformu olarak bir eylem yapıyoruz. Siyasi partilerin biraraya gelerek bu sorunu çözmeleri gerektiğini söylüyoruz. Bu tartışmaları da içi boş tartışmalar olarak görüyoruz. Yapılanlar tamamen hukuksuz. Siyasi olarak insanların önünü sürekli böyle tıkarlarsa, ayrımcılık sözkonusu olur, ayrımcılık da toplumu uçuruma sürükler.”
Baykal'ın açıklamalarına tepkiler
'Esefle kınıyorum'
AK Parti Gaziantep Milletvekili Fatma şahin: Bu tür açıklamaları çok incitici buluyorum. Bunu bir kusur olarak algılıyorsa, esefle kınıyorum. Bu ülkenin yüzde 99'u Müslüman ve çok ciddi oranda başörtülü kadınlar var.
Ana muhalefet partisi lideri hem böyle açıklamalar yapıp hem de grup toplantı salonuna başörtülü kadınları alıyorsa, bu bir çifte standarttır. Bu çifte standartların olmaması gerektiğini düşünüyorum.
Ne zaman kusur oldu?
AK Parti Adana Milletvekili Ayhan Zeynep Tekin: CHP lideri Deniz Baykal'ın bu açıklamasını yadırgıyorum. Eğer Anadolu kadınının başörtüsünü bir kusur olarak görüyürsa Baykal'a yazıklar olsun. Kendisine biraz dinlenmesini öneriyorum. Baykal'ın halet-i ruhiyesinde yıpranma görüyorum”
Ucuz politika yapıyor
AK Parti K.Maraş Milletvekili Mehmet Ali Bulut: Baykal ucuz politika peşinde. Ya Türk kültürünü tanımıyor veya Türk kadınına bilerek hakeret ediyor. Baykal'ın bu açıklamasından dolayı başörtülü insanlardan özür dilemesi gerekir.
Konu sulandırılıyor
CHP İstanbul Milletvekili Güldal Okuducu: Cumhurbaşkanlığı konusunda başörtüsüyle ilgili yapılan tartışmalar, meselenin ciddiyetini ortadan kaldırmaya, sulandırmaya yönelik gibi geliyor bana. Erdoğan'ın cumhurbaşkanlığı ile ilgili tartışılması gereken o kadar çok nokta var ki, bütün bunlar dururken, sayın Başbakan'ın eşinin başındaki örtüye bağlı kılmak, onu endekslemek doğru değil.
Yenişafak
2006-12-03 10:06:10
Nazire
19.12.2006 21:13:08
Kapak;Dr. Stres'e İhtiyaç Yok İbrahim Çiftçi
İçinde yaşadığımız ülkenin insanları, 8. yy.'dan itibaren müslüman olmaya başlamışlardır. O tarihten itibaren müslümanlaşan insanlar ferdi ve toplumsal anlamda da, huzuru yakalamışlardır. Huzurun adresini yakalayan insanımız tüm olumsuzluklar içinde bile, maneviyatını (moral gücünü) kaybetmemiş, hem dünya geleceğine hem de ahiret geleceğine umutla bakmışlardır. Gerek kardeş kavgaları, gerekse Moğol istilası gibi kökten maneviyatı çökertici hadiseler bile, onların umutlarını yok edememişse, bunun sebebi sahip oldukları inançtır. Materyalist anlayışın sonucu ortaya çıkan ideolojilerin karamsar bakışlarına meyletmeyen insanımız huzurunu da tarih boyu kaybetmemiştir.
1800'lü senelerin Avrupa'dan getirdiği huzuru yok edici materyalist bakteriler ilk önce Osmanlı aydınına, buhran hastalığını bulaştırmıştır. "Buhranlarımız" gibi üç ciltlik eserin oluşumuyla denk düşer bu tarih -Osmanlı aydını, hem dünyevi, hem de uhrevi açıdan huzuru, umudu yitirmeye, buhranlı, huzursuz, karamsar bir yapıya bürünmüştür. Bu durum, onların manevi gücünü kaybetmesine sebep olur.
Aydınlara bulaşan bu hastalık (materyalizm) Osmanlı Devleti'nin tüm kurumlarını sarmaya başlar. aydınlardan devletin kurumlarına bulaşan bir rahatsızlık. Bu rahatsızlık daha sonra halka doğru da yayılmaya başlar. Halkta da huzur yerini buhrana, umutsuzluğa, karamsarlığa bırakır.
Belirtilen hususlar, Osmanlı'dan sonra, Cumhuriyet sonrası da hızla devam eder. Dinin hayattan soyutlanıp, camilere, kalplere hapsedilmesi, hayatın maddeleşmesine ön ayak olur. Maddeleşen hayat ivme kazanırken, manevi zayıflamanın da ivme kazandığı görülür. Sonuç buhranlar.
Ne oluyor toplumun düştüğü buhranlar sonucu? Bir bayram tatilinde, dokuz gün de 19 dokuz cinnet olayı. Kızını, hanımını, babasını çocuklarını öldüren insanlar? Niçin? Çünkü dünyayla, ahiretle ilgili gelişmelerde umut yok oldu. Yaşanılan halle ilgili huzur yok oldu.
Öfkeli bir toplum olduk. Hemen herşeye kızıyor, sinirleniyoruz. Yanlışlıkla ayağımıza, bazan, eşyamıza dokunan, yolumuzu kesen insanlara hemen kızıyor, bağırıyor çağırıyor, olmadı vuruyoruz. Pazar da, işyerinde, evde, yolda, öfkeli ve sinir küpü bir haldeyiz.
Haset ediyor, kıskanıyoruz. Bizim sahip olmadıklarımıza sahip olanları (servet, makam, boy pos, güzel konuşma, sosyal konum...) kıskanıyor, takdir etmiyoruz. Onların başına gelen kötülüklerden zevk duyuyoruz.
Cimriyiz. Elimizde olanları başka ihtiyaç sahibi insanlarla paylaşamıyoruz. Maddi varlıklarımızı paylaşamadığımız gibi, sahip olduğumuz konumumuzla başkalarına hizmet, yardım, iyilik demiyor cimrilik yapıyoruz. Bir devlet memuru, ihtiyacı olan insana yardım etmekte cimrilik yapıyor. Güçlü zayıfa, zengin fakir, bilgili cahile yardımda cimrilik yapıyor.
İki yüzlülük. İçimiz ayrı, dışımız ayrı konuşuyor, görünüyor. Sistemin kanunlarıyla yok ettiği serbest davranışın yerini, iki yüzlülük (riyakarlık) aldı. Evde ayrı, işyerinde ayrı, evimize ayrı, dışarıya ayrı; fakire ayrı, zengine ayrı... davranıyoruz. Kimse birbirine inanmıyor, itimat etmiyor. Herkes birbirinden şüphe ediyor. Acaba gerçek mi yalan mı söyledi diye düşünüyor, görünemiyoruz. Çünkü iki yüzlülük genelleşti, huy haline geldi.
Kibirliyiz. Sahip olduğumuz güzellikleri paylaşamadığımız için o güzellikler bize kibir kazandırıyor. Başkalarını değil, kendimizi seviyoruz. Ben'den sen'e geçemedik, sen'den ben'e geçtikten sonra. Paramızla, gücümüzle, evimizle, eşyamızla, arabamızla, makamımızla yaptığımız iyiliğimizle övünüyor, büyükleniyoruz.
Makamcıyız. İnsanımız koltukla değerleniyor, şerefleniyor. "Bed asla üniformanın necabet vermediğini" unutuyor, makama gelen " ne oldum delisi" oluyor, insanları aşağılıyor. Makam sahibi olabilmek için her yola başvuruyor. En yakın arkadaşlarını, ahbablarını, akrabalarını makam uğruna çiğniyor.
Mal peşine düştük. Gözümüzü dünya hırsı kapladı. Daha zengin olabilmek zenginin, zengin olabilmek fakirin hayali. Bu uğurda her türlü kötülüğü caiz görüyoruz. Haramı gözümüz hiç görmüyor. Helal lokmanın azizliğini unuttuk. Kazanalım da nasıl olursa olsun diyoruz.
Dünyaperest olduk. Ahiret hayatını, ölümlerde, mevlidlerde hatırlıyor, sonra hemen unutuyoruz. Dünyada en şatafatlı, en lüks nasıl yaşarız, ne kadar çok yer, içer, giyer onun peşindeyiz. Dünya hayatının faniliğini de unuttuk. Öbür hayatı düşünmüyoruz.
İftiracıyız, şüpheciyiz. Çevremizdeki insanları çok çabuk karalıyoruz. Onların kazancını, aldığını, yediğini hep şüpheyle değerlendiriyoruz. Onların emeğine gayretine saygı göstermek yerine, onları karalıyoruz. Onlara iftira atıyoruz. Özellikle, İslami çalışma yapanlara iftiracı, karalamacı bir yaklaşımda bulunmaktan çekinmiyoruz. Bu çalışmalarda bulunan insanların çekingenliklerine, endişelenmelerine sebep oluyoruz.
Toplumumuzun düştüğü manevi buhranları kısaca da olsa saydık. Sistemin, ekonomik, siyasi, sosyal, hukuki bakımlardan yanlış yapılanması, insanımızı maneviyatın verdiği huzurdan uzaklaştırmış, öfkeli, kindar, hasit, dünyaperest, cimri, riyakar, makamperest, kibirli, iftiracı, şüpheci... bir hale getirmiştir.
Yukardaki hususlar kalbin hastalıkları olarak, tasavvuf kitaplarında, sohbetlerinde sayılır ve ilaçları da verilir. Ancak toplumumuz bu hastalıklara ya da manevi buhrana düşmüştür. Dolayısıyla bir toplum çoğunluk olarak, andığımız hastalıklara tutulmuşsa bunun ferdi anlamda tedavisi de epey zorlaşmaktadır.
Sistemin ve onun kurumlarının, manevi buhranları gidermek yerine artırıcı bir özellikle hayatını devam ettirmesi, manevi doktorların görevini çoğaltmaktadır.
Ferdi olaraktan, toplumun veya sistemin kazandırdığı bu yanlışlardan kurtulmanın yolu, kendimize dönmektir. Yalnız kaldığımız zaman "Ben neyim" bu hal neyin nesi" hesabında kendimizi sorgulamalıyız. Dünyaya ne kadar bağlıyız, haset ediyor muyum, niçin iftira adıyorum, para hırsı haramı helali niçin karıştırıyor, niçin affedici değil, kinciyim, sahip olduklarımla niçin övünüyor, onları başkalarıyla paylaşamıyorum? Bu ve bunun gibi soruları kendimize sormalı ve cevap vermeliyiz. Cevaplarımıza göre hayatımızda köklü değişiklik yapmalıyız. En sevdiğimiz maldan sadaka verebilmeliyiz.
İftira attığımız kişilerden özür dileyip, helallik dilemeyiz. Öfke anında onu yenmek için gayret sarfetmeliyiz. Bunları yapabilmek için Kur'an okumalı, nafile ibadet yapmalı, İslam'ın hakim olduğu, konuşulduğu, teneffüs edildiği yerlerde bulunmalıyız. Oralarda sadece eleştirel değil, faydalanılan bir tavırda bulunmalıyız. Tefekkür etmeliyiz. Ölümü, hastalığı, mezarı, sorguyu, bakıma muhtaç hale gelmeyi tefekkür etmeliyiz. Ondandır ki, tefekkür nafile ibadetten üstün tutulmuştur. Örnek insanları bulmalı tesbit etmeli ve onlar gibi yaşamalıyız. Onların boyasıyla boyanmalıyız. Bizi manen daraltan yerlerden uzak kalmalıyız.
Önceden de belirttiğimiz gibi sistemin eğitim anlayışı, insanımızı insan ve müslüman özelliği kazandırmaktan uzaktır. Bu sebeple insanımızı o buhrandan kurtarıcı oluşum ve organizasyonları meydana getirmeliyiz. Meydana getirilmiş ve getirecek olan bu kurumlar, insanımızın eğitimine yönelmelidir. Onları örnek insanlarla tanıştırmalıdır. Onları Kur'an'la, peygamberle, güzide insanlarla tanıştırmalı. Onlara İslami cemaatın ılık sularından içirmeli, sevmeyi, paylaşmayı, yardımlaşmayı, dayanışmayı, güvenmeyi affetmeyi, tevazuyu, dürüstlüğü temel ilke edinmiş insanlarla yaşamanın zevkini, huzurunu tattırmalıdır.
Kalbe yönelik bilgilendirmenin beraberinde, yaşamanın taze örneklerini geçmişte değil, içinde bulunduğu toplumda, oluşumda bulan kişinin huzurdan kaçması mümkün değildir. Vakıflar, dernekler, oluşumlar sadece bilgilendiren değil, bilgilerin uygulandığı yerler olmalıdır. Canlı örneklerle dolmalı, bunalan insanları ferahlatıcı görüntülerin kaynağı olmalıdır.
Kişisel anlamda veya kurumsal anlamda, etrafımızdaki insanların olduğu kadar bizimde manevi hastalıklara yakalandığımız unutmamalıyız. Bu sebeple bir doktor yumuşaklığı ile o insanlara yönelmeliyiz. Ya da bize yönelen manevi doktorları reddetmemeliyiz. Sahi hangimizde anarak geldiğimiz manevi buhranlar yok. Hasta çok doktor az. O doktorları aramak hastaların, hastaları bulmak da doktorların görevi. Hepimiz görevliyiz.