...mystery...
10.01.2009 18:22:04
HİÇ BİR şEYDEN MUTLU OLMAYAN şİMDİNİN BİLGİSAYAR DÜşKÜNÜ ÇOCUKLARINA SUNULUR.
>>
>
>
> herşeye rahmen güzeldiiiiiiiiiii
>
>
> şimdilerde şairin tabiri ile yolun yarısına gelmiş
> olan nesil, çocukluğunu ya da ilk ergenlik yıllarını
> 1982, yani Özal öncesi yaşamış kişiler.
>
> 40 ile 50 yaşları arasındaki Türk insanı üzerinde,
> yaşadıkları dönemin çok büyük etkisi olmuştur. Onca
> olumsuzluğa, onca yokluğa rağmen o yıllara karşı
> müthiş bir özlem taşır içinde. Özlem, çocukluk ya da
> gençliğe midir yoksa o yılların masumiyeti ve
> saflığına mıdır bilinmez.
>
>
> Evimizin karşısındaki müstakil evde üniversiteli
> gençler yaşıyordu ve ev arada sırada silahlı kişiler
> tarafından basılıyordu. Biz, kaza kurşununa hedef
> olmamak için ailecek yerde yatıyorduk. Polis evlerde olur
> olmaz aramalar yapıyor diye, babam kütüphanemizdeki tüm
> sol içerikli yayınları divandaki iki yatağın arasına
> saklıyordu. Yolda yürürken bile birileri sizi durdurup
> kimlik soruyordu. Her hafta sonu, evimizin duvarına
> yazılan yazıları boyuyorduk.
> Okuduğum ilkokulun kantininde simit ve Çamlıca
> gazozu dışında bir şey yoktu, zaten o zamanlar çocuğa
> haftalık vermek diye bir şey de yoktu. Gene de bakkala
> gidişlerimde kalan para üstlerini haftalarca biriktirip,
> tüpte şokella alıyordum. Onca zaman para biriktirilerek
> alınan ve bitmesin diye gıdım gıdım yenen o tüpte
> şokellanın tadını hala hiçbir şeyde bulamıyorum.
>
> Hala gazoz kapaklarını taşla düzeltip, bugünün
> TASO'larına benzeyen şeyler yapıyordum. Dokuztaş,
> misket, kukalı saklambaç, hele o "en de tura bir iki
> üç güzellik", unutulur gibi değildi.
> İnşaatlardan sökülen paslı çivilerle oynanan
> toprağa çivi saplamaca gibi tamamen yokluğun tetiklediği
> yaratıcılık örnekleri. Sokaklar bizim, dert yok, tasa
> yok, oyuncak yoktu, olsa da devir hesap devri alacak para
> yoktu ve eğlence yaratıcılığımıza kalmıştı. Yaz
> günleri, sabahtan akşama kadar sokaktaydık. "Sokağa
> Çıkmak"diye bir deyim vardı.
> Hayat o kadar güzeldi ki, ilk aşkıma ondört
> yaşında vurulmuştum. Net hatırladığım bir sahne var:
> Adi ali.. Babası ona iki tekerlekli bisiklet almış ve
> bana "Yarın seni de bindireceğim" diye söz
> vermişti. Bindim mi? Hatırlamıyorum, sonra taşındılar
> mahallemizden. İkinci aşkımla Bir gün incir
> toplayacağız diye, kaybolmuştuk birlikte.
>
> Diyarbakırlı Kürt bir Karpuzcumuz vardı . Salı
> Cuma karpuz, kavun getirirdi kamyonla. "Kavun ye bal
> ye" diye bağırırdı. Hakikaten de o kavun bal
> gibiydi. Hele o zamanın çilekleri, bir reçel kaynadı
> mı, değil apartman mahalleyi sarardı o nefis çilek
> kokusu. Reçel yapılacak çilek neredeyse bir gün boyunca
> beş altı kez suyu değiştirilerek kovalarda bekletilirdi
> toprağı çıksın diye. Üstelik suya da rengi geçmezdi.
> şimdi çilekler toprakta yetişiyor ama toprağa değmeden
> büyüyor. Belki de o yüzden ne tadı var ne de kokusu.
> Siyah beyaz ve tek kanallı televizyon, küçücük
> parmaklarımızın arasında kaybolana dek bıçakla
> yontulan kalemler -ki kalemtıraş kullanmak israftı,
> sınıflardaki çöp kovası onu kalem açma kuyruklarını
> unutan var mı?
>
>
> Plastik ilkel beslenme çantaları ve okula
> götürülmesi yasak olan muz. Hele iç içe gecen
> halkalardan oluşan ve her zaman akıtan o plastik
> bardaklar, kâbusumdu benim. Uçlu kalem geldiğinde
> memlekete, uzay mekiği gibi bakmıştık ve onun ucu da
> uzay mekiği fırlatma rampası gibi kavrardı kapkalın
> kalem uçlarını.
> Bunların her biri güzel birer anı, 40 lı
> yıllarını sürenler için o dönem, terörle özdeş.
> Zira çoğu Üniversiteyi ya zar zor bitirdi, ya da
> ayrılmak zorunda kaldı. 50 üzeri için ise hatırlanmak
> bile istenmeyen günler. Çünkü onlar çocuk okutmak ve
> yaşam mücadelesi vermek zorundaydı, onca yokluğa,
> parasızlığa ve kardeş kavgasına rağmen. Sadece
> çocuklar o yılların tadını çıkardı, sadece çocuklar
> mutlu ve umarsızdı ve sadece çocuklarda hatırlanası
> güzellikler bıraktı.
> O dönemin çocukları, şimdi çocuk yetiştiriyor.
> Sahip olamadıkları oyuncaklarla dolu çocuklarının
> odaları. Yedikleri dayakların inadına seslerini bile
> yükseltmiyorlar çocuklarına. Dizlerinden, dirseklerinden
> yara kabuğu eksik olmayan o zamanın çocukları,
> çocuklarından kan alınırken fenalaşıyorlar. Ancak hava
> karardığında ve babası işten geldiğinde eve giren
> şimdinin ana babaları, çocuklarını kapı dışarı
> çıkaramıyorlar, zaman zaman haklı sebeplerle.
> Annelerinin bir bakışı ile mum kesilen, akşama babana
> söylerim tehditleri ile büyümüş o çocuklar, bugün
> kendi çocuklarının psikolojisini bozar diye HAYIR bile
> diyemiyorlar.
> O zamanın çocuklarının, şimdiki çocukları
> doyumsuz, çoğu bilgisayar başında patates cipsi yediği
> için şişman, hepsi zehir gibi akıllı ama onca imkâna
> rağmen okulu pek azı seviyor. Çelik çomağı, kukalı
> saklambacı ve hatta uçurtma uçurtmayı bilmiyor. Onların
> uçurtmaları marketlerde hazır yapılmış olarak
> satılıyor ve babayla bir Pazar günü saatlerce
> uğraşarak uçurtma yapmanın zevkini ve yeşil tepelerde
> uçurtma uçurmanın tadını bilmiyorlar.
> Okulun açılacağı haftanın öncesinde önceleri
> zevkle başlayan ama sonra işkence halini alan, defter
> kaplamanın ne demek olduğundan habersizler, defterlerin
> kaplanmaya ihtiyacı yok çünkü. Kâğıt onlar için
> buruşturulup atılabilecek bir şey, defterden kâğıt
> koparmanın nasıl olup da YASAK olabileceğini akılları
> almıyor.
> Hiç dut silkelemediler, bembeyaz çarşaflara ve hiç
> incir ağacının ince dalına basıp yuvarlanmadılar
> komşunun bahçesine.
> Mutlular mı?
>
> Umarım öyleler.
>
> Peki, çocukluklarını bizler gibi, özlemle anacaklar
> mı?
>
> umarım ...