Turk ve Islam Tarihindeki Donum Noktaları

Başlatan Ashtoret, Temmuz 11, 2006, 04:08:24 ÖS

0 Üyeler ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Ashtoret

BİTMEYEN BİR SÜRGÜN

Sürgün ve soykırımın bir alınyazısı gibi algılandığı bir coğrafyadan bahsedilecekse bu da Kafkasya olmalıdır. Sürgün emperyalist devlerin iştahını kabartan bu coğrafyada bir kez yaşanmış ve tarihin yapraklarında kalmış bir olgu olmadığı gibi Rusya'nın en az üç yüzyıllık soykırım politikası, 21.yüzyılda bile Çeçenistan'da 500 bin insanı mülteci konumuna sokarak sona ermediğini bir kez daha ortaya koymuştur.
Kafkasyalılar 1944'te yaşadıkları sürgünün acılarını üzerlerinden atamamış ve bu tarihi kazanın sonuçlarından hala kurtulamamışken hayatlarında yeni sürgün sahifeleri açılmıştır. Bu nedenle bugünü dün ile birlikte konuşmak zorundayız.

Bir milletin yok ediliş fermanı

İkinci Dünya Savaşı'nda İngiliz ve Amerikalıların da yardımıyla Nazi Almanyasının Ruslara yenilmesinin faturasını ödemek zorunda kalanlar yine Kafkasyalılar oldu. Almanlar Kafkasya'dan çekilirken onlarla birlikte Avrupa'ya geçmiş binlerce Kafkasyalı, Yalta Anlaşması gereği iadelerine karar verilerek Rusların insafına terkedilirken Almanlarla işbirliği yaptığı iddiasıyla başta Çeçen ve İnguşlar olmak üzere Karaçaylılar, Balkarlılar, Kırım ve Ahıska Türkleri için ayrı bir ferman hazırlanmıştı. Kafkasyalılar yeni bir felaketin eşiğindeydiler.
Stalin'in verdiği bir kararla Kafkasya'da geniş çaplı bir soykırım hareketi için düğmeye basıldı. 23 şubat 1944 tarihi Çeçenler için 1864 ve 1920'deki sürgünlerin tekrarı sayılırdı. Açıkça bir soykırıma start veren Stalin'e bağlı İçişleri Bakanlığı Halk Komiserliği, 3 gün içinde 400 bin Çeçen ve 90 bin İnguşu vahşi bir şekilde Orta Asya ve Sibirya'ya istikametinde yol alan hayvan ve yük trenlerine tıkmayı başardı. Sadece 2 bin kişi dağlara kaçarak Rus askerlerine yakalanmaktan kurtuldu. Sürgünün acımasız halkasına Kuzey Osetya'da yaşayan Çeçenler de dahil edilmişti.
Sovyet Rusya, sürgün operasyonu büyük bir gizlilik içinde gerçekleştirmiş, kamuoyu ancak iki yıl sonra yani 26 Haziran 1946'da "İzvestiya" gazetesinde çıkan küçük bir haber ile olanlardan haberdar olabilmişti. Ayrıca sürgün edilen İnguşlardan ise henüz bahsedilmiyordu. Bu arada Çeçen-İnguş ÖSSC, 7 Mart 1944'de resmen lağvedilmişti.

Almanlara destek iddiası

Rusların sürgün gerekçesi, bu halkların büyük bir kısmının Almanlarla işbirliği yaparak ihanet ettikleri iddiasına dayanıyordu.
Her şey kimsenin beklemediği anda hatta psikolojik felçlere neden olabilecek derecede ani olarak gerçekleştirildi. İnsanlar Rus askerlerinin bayram günü olarak kutladıkları 23 şubat'ta apar topar tutuklanarak sürgün edilmişlerdi. Her aileye 20 kg. bagaj için izin verilmiş, insanların tüm mal varlıklarına; evlerine, topraklarına ve büyükbaş hayvanlarına el konulmuştu. Felaketin en büyüğü ise sürgün yolculuğunda gerçekleşti. Kısacası insanların yüzde 20'si hava koşulları ve açlıktan öldü. Ölüm Çeçen ve İnguşların yakasını yerleştirildikleri yeni yerlerde de bırakmadı ve ilk birkaç yıl içinde gerek iklim koşulları gerekse ağır çalışma koşulları ve bunlara bağlı salgın hastalıkları nedeniyle pek çok insan yaşamını yitirdi. Çeçen ve İnguş halkının sürgündeki nüfus kaybının yüzde 38 oranında olduğu kaydedilirken soykırım yalnız fiziksel ve maddi kayıplarla sınırlı kalmayıp insanların entellektüel birikimlerini de silip süpürdü, kültürel değerlerini aşındırdı.
Sovyet Rusya'nın genelindeki polis devlet anlayışı bu insanların yaşadığı bölgelerde daha katı bir hale büründü. Sürgün yerlerinde her on eve bir gözlemci düşüyor, her ay insanlar gidip kayıtlarını yeniliyorlardı, bir çok şeyi yapabilmek için polisten önceden izin almak gerekiyordu. İnsanlar bulundukları yerlerden ancak üç kilometre öteye gidebilme hakkına sahipti; daha uzak mesafelere gidebilmek için ise özel belge çıkartmak şarttı. Bu tür sıkı politikalar sürgünün yarattığı psikolojik soykırımın etkisini daha da arttırıyordu.
26 Kasım 1948'de SSCB bir bildiri ile sürgün hayatına mahkum edilmiş insanların sürgün hallerini süresiz kılmaktaydı.

Geri dönüş sancısı

1953'den sonra Kruşçev, Stalin karşıtı bir siyaset yürütmek zorunda kalınca yapılan soykırımın Komünist Partisi'ni, dolayısıyla da Rusya'yı zora soktuğu anlaşıldı. Muhalefetin baskıları karşısında Kruşçev'in kendisini bu dönemden ayrı tutma çabası Çeçen ve İnguş halklarının yurtlarına geri dönebilmeleri yolunu açmıştı.
1955 Haziranında kendi dillerinde kültürel ve eğitim faaliyetleri gösterebilmelerine izin verilmiş, onlar ise şeref ve itibarlarıyla birlikte topraklarının da iadesini, özerk cumhuriyetlerinin yeniden kurulmasını talep etmekteydiler. Yaklaşık 30 bin kişi yurtlarına yönetimin izni olmaksızın döndü. 1956 yılındaki Komünist Partisi'nin XX.Kongresi'nde Kruşçev, Karaçaylılar, Balkarlar ve Kalmıkların zulme uğradığını itiraf etti. Hatta o zaman, savaş SSCB lehine sonuçlandığından dolayı sürgünlerin gereksiz olduğu da belirtiliyor, Stalin tarafından bu halklara yöneltilen suçlamaların ve sürgün politikasının yasadışı olduğu vurgulanıyordu. Komünist Partisi Merkez Komitesi, 24 Kasım 1956'da Çeçenlerin ve İnguşların ulusal özerkliklerinin yeniden verilmesi kararını aldı.
9 Ocak 1957'de ise Üst Konsey, Çeçen-İnguşetya'nın RSFSC bünyesinde ÖSSC olarak yeniden kurulmasını karara bağladı. Sınır bölgeler Çeçen-İnguşetya'ya geri verilmedi, ama buna karşılık Kargalin, Naur ve şelkov'dan oluşan üç bölge bu ülkeye bağlandı.
Geri dönüşün dört yıl içinde bitirilmesi gerekiyordu. 1944'den 1956'ya kadar oniki yıl süren Ruslaştırma girişimleri bir dizi sorun yaratmış, mesela konut sıkıntısı Rus asıllılarla Çeçen ve İnguşlar arasında gerginliğe yolaçmış hatta 1958'de yaşanan silahlı çatışmalarda birçok kişi yaşamını yitirmişti.

Kırımlılar hala sürgünde

Sürgün kararının vurduğu bir diğer halk ise Kırım Tatarları'ydı. 18 Mayıs 1944 gecesi başlayan sürgün furyası 3 gün içinde 220.000 Kırım Tatarı'nın zorla yurtlarından koparılmasıyla sonuçlandı. KGB'den önceki Rus istihbarat servisi NKVD, sürgün edilenlerin 191.044 kişi olduğunu açıklamıştı.
Orta Asya'nın ücra köşelerine götürülmek üzere ölüm katarlarına bindirilen insanların yüzde 42'si zor koşullara dayanamayarak ya da yapılan baskılar sonucu yaşamını yitirdi. Kırım Tatarları'nın sürgün hayatı Çeçenlerden daha uzun sürdü. Vatanlarına dönmek için çok yolu deneyen Kırım Tatarları dönüş için 1980'li yılları beklemek zorunda kaldı. Yıllar sonra terkettiği topraklarına gelen insanları başka bir hazin tablo bekliyordu. Evleri, işyerleri ve toprakları hatta ibadethaneleri Ruslara ve Ukraynalılara dağıtılmıştı. En basitinden camiler ahır veya ambar amacıyla kullanılmaktaydı. SSCB Yüksek Sovyeti'nin 1944 sürgünü ile ilgili bütün işlemlerinin Kasım 1989'da "kanunsuz ve kriminal" ilan edilmesiyle birlikte geri dönüş sancıları arttı ve şimdiye kadar 250.000'nin üzerinde Kırım Tatarı tekrar vatanlarına dönmeyi başardı ancak dönemeyenlerin önüne konulan çok sayıda engel vardı. Özellikle nüfus dengesinin Ruslar aleyhine bozuluyor olması, Orta Asya Cumhuriyetleri'nin kalifiye elemanların dışarıya çıkışını önlemeye dönük zorlaştırılmış prosedürleri, Ukraynalılar açısından Kırım'ın ileride bağımsız olma isteği, Ukrayna ekonomisinin içinde bulunduğu aşmazlar geri dönmek isteyenlerin önünde birer engel olarak durmaktadır.


Ashtoret

Sürgünün öteki yüzü: DRAU FACİASI

Kafkasyalıların 1944 çilesi, sadece Kafkasya ile sınırlı kalmayıp Rusya'dan bir şekilde kaçmış veya Almanların esiri olarak ya da bölgeden çekilen Almanlarla birlikte Avrupa'ya getirilmiş binlerce insanın karşılaştığı dram ile başka bir boyut kazanmıştır. Drau faciası 1944'ün öteki yüzüdür. İngiltere ve Amerika, bu facianın tezgahlayıcıları olarak tarihe geçmiştir.
1944 yılının sonlarına doğru Rusya'dan Avrupa'ya geçen Kafkasyalılar, İtalya'nın kuzeyindeki Paluzza'nın dağ köylerine yerleştirildiler. Savaşın bitmesinden birkaç gün önce de Avusturya'nın Carinhia'daki Ober Drauburg bölgesine sürülerek, Drau nehri vadisine yerleştirildiler. Yalta'da Rusya, Amerika ve İngiltere bir anlaşma yaparak İngiliz işgal sahasına dahil edilen bu bölgedeki insanların Rusya'ya iade edilmesine karar verdi. Bu Stalin'in ölüm kusan baskıcı politikalarından kaçan Kafkasyalı insanlar için yeni bir facia demekti. Mülteciler en azından eski Osmanlı topraklarına gitmeleri için izin verilmesini ve kendilerine yeni bir kapının aralanmasını istemişlerdi. Ancak İngilizlerin siciline kara bir leke olarak geçecek olan oyunlarla karşılaştılar. Londra'dan gelen 28 Mayıs 1945 tarihli emir, "Mülteciler Sovyet otoritelerine teslim edilecektir" şeklindeydi. İnsanlar önce silahlardan arındırıldılar, sonra komutanlar bir oyuna getirilerek Ruslara teslim edildiler. Ardından kamyonlara binmek istemeyen insanlar üzerine İngilizler tanklarla yürüyerek büyük bir faciaya neden olmuştur.
Buradaki insanların çoğunluğu kadın, çocuk ve ihtiyarlardan oluşuyordu ve insanlardan bir kısmı Ruslara teslim olmaktansa kucağındaki çocuğuyla nehre atlamayı tercih etti.
Kafkasyalı mültecilerin teslim edilişi ibret vesikası olarak 1960 yılında Avrupa İslam Cemiyeti'nin çalışmaları sonucu İrschen köyünde anıta dönüştürüldü. Anıtın üzerinde Almanca şunlar yazılıdır:
"Burada 1945 yılının 28 Mayısı'nda 7000 Kuzey Kafkasyalı, kadınları ve çocuklarıyla Sovyet otoritelerine teslim edildiler ve İslamiyet'e olan sadakatları ile Kafkasya'nın istiklali idealine kurban gittiler."

Ashtoret

Sürgün yolunda çekilen çileler

Yolda telef olanların feci durumları Trabzon'daki Rus konsolosunun, tehcir işlerini idare etmekte olan General Katraçef'e yazdığı raporda şöyle anlatılır: "Türkiye'ye gitmek üzere Batum'a 70.000 Çerkes geldi. Bunlardan vasati olarak günde 7 kişi ölüyor. Trabzon'a çıkarılan 24.700 kişiden şimdiye kadar 19.000 kişi ölmüştür. şimdi orada bulunan 63.900 kişiden her gün 180-250 kişi ölmektedir. Samsun civarındaki 110.000 kişi arasında her gün vasati 200 kişi can veriyor. Trabzon, Varna ve İstanbul'a götürülen 4650 kişiden de günde 40-60 kişinin öldüğünü haber aldım." İşte bu suretle peş peşe sürüp gelen felâketlerin ve musîbetlerin darbeleri altında inleyen ve eriyen bu kahraman ve fazîletkâr milletin bedbaht bakiyesi de Dobruca, Bulgaristan, Sırbistan, Arnavutluk, Suriye, Irak gibi daima tehlikeye maruz bulunan ve daima emniyetsizliğin hükümran olduğu yerlere iskân edilmiştir (Berkok, 1958: 529).
Çarın Kafkasya naibi olarak atadığı kardeşi Grandük Mişel, 1864 Ağustosunda Batı Kafkasya sakinlerine şu fermanı tebliğ etmişti: "Bir ay zarfında Kafkasya terk edilmediği takdirde, bütün nüfus savaş esiri olarak Rusya'nın muhtelif mıntıkalarına sürülecektir:" (Berkok, 526).
İşte bu yüzden, esaret ve tabiiyeti en büyük şerefsizlik addeden Çerkesler, güzel vatanlarını terk etmeye mecbur kalmışlardır. Lermontof bu hakikati bir şiirinde şöyle dile getirir: "Bu insanlar neden yurtlarını ve babalarının mezarını terk ediyorlar? Düşman kuvvetinin zoru ile mi? Hayır! Düşman kuvvetlerinin beraber getirdiği esaret zincirinin korkusuyla!" (Berkok, 524).
Rus yönetimi, bölgenin yerli nüfustan arındırılarak boşaltılması hususunda zecrî tedbirler alma yanında bir takım kolaylıklar da sağlıyordu. Rus ordusundan ayrılıp gelen ve Osmanlı ordusunda görev alan General Musa Kunduk(ov) Paşa bakınız ne itiraflarda bulunuyor:
'Çeçen reisleri uzun münakaşalardan sonra göçü kabul edip nasıl gerçekleşeceğini sordular. Ben de Gürcistan üzerinden kara yoluyla gideceğimizi ve Rus ordusunun da her türlü kolaylığı ve yardımı yapacağını söyledim... Rus Generali Loris'e gidip 50 bin dönüm kadar olan arazime mukabil 45 bin altın ruble istedim. Derhal ödedi. Fakir muhacirlere sarf etmek üzere ayrıca 10 bin altın ruble daha istedim. Bunu az bularak 20 bin ödedi… Bu şekilde 25 Mayıs 1865'te, aralarında ailem ve akrabalarımın da bulunduğu 3 bin Çeçen aile ile birlikte göç ettik. Geride kalanların tehciri görevini Çeçen mıntıkası naibi reis Sa'dullah'a tevdi etmiştik.' (Kundukov, 1978: 67-70).
Modern tarihin en büyük kitlesel nüfus hareketlerinden biri olan Çerkes sürgünü (Henze, 1986: 247) esnasında deniz gibi kan akıtıldı. Gemiye binmek için aç bîilaç kıyıda yağmur çamur içinde, ölüm iniltileriyle bekleşenler, yanaşan gemiye üşüşüp istîab haddinden çok fazla biniyorlardı. Gemiler de daha fazla para alabilmek için çok yolcu alıyor, bu yüzden fazla yol almadan batan gemilere sık rastlanıyordu. 1864 Mayısında, Trabzon'daki Rus konsolosunun yazdığına göre 30 bin kişi açlık ve hastalıktan kırıldı. Gemilerde hastalık alameti gösteren olursa derhal denize atılırdı... 1858-1865 yıllarında 493.124 insanın gittiği Trabzon'da bir tek adamın 30-50 cariye birden aldığı oluyordu...' (Avksentev, 1984: 61-62).



Üç milyon Kafkas insanını zorla yurdundan süren Rusya, bu mazlum ve mehcur millet üzerindeki siyasi emellerine son vermiş değildi.
Rus Hükümeti adına General Fadol, Musa Kunduk ile Gazi Muhammed'e şu teklifi sunmuştu: 'Afganistan hududunda Çerkeslerden müteşekkil bir devlet kurmak, Osmanlı Devleti'ndeki tüm Çerkesleri oraya göçürmek, kurulacak devletin Rusya'ya bağlı kalması şartıyla bütün masraflarının Rusya tarafından ödeneceğini garanti etmek.' Her ikisi de bu teklifi reddetmişti. Rusya bu projeyle Afganistan'ı işgal etmekte olan İngilizleri bertaraf etmeyi düşünüyordu (Kundukov, 12).
Göçürülen Çerkeslerin karşılaştığı dayanılmaz zorluklara şahit olan bazı Ruslar bile vicdan azabı duyuyordu. Musa Kunduk Paşanın hatıratına bir göz atalım:
'… İnsanların perişanlığını hayretler içinde temaşa ettiğimi gören istasyon yetkilisi koşarak yanıma geldi ve gözleri yaşla dolarak dedi ki; 'Ekselans, dünyada bu acıklı manzarayı seyredip de kalbi burkulmayacak insan var mıdır? Allah'tan korkmak lazım. Bu topraklar onların yerleridir. Ne hakla onları bir bilinmezin içine sürüyoruz? Nereye gittiklerini sorduğumda, Osmanlı Devleti'ne diyorlar. Ama nasıl ve ne zaman? Onları neler bekliyor, belli değil. Bu konularda hiç bir bilgileri yok.' (Kundukov, 62-63).


Ashtoret



Bahsi gecen Cerkes surgunu ile Ruslara karsı mucadele veren Efsanevi Lider ...



İmam şamil

Genç yaşında, Rus yayılmacılığına karşı Kuzey Kafkasya'da halkı "gazavat"a çağıran Nakşibendi tarikatına dahil oldu. İlk eğitimini Said Harekani'den aldı. Daha sonra kayınpederi olan Nakşibendi şeyhi Cemaleddin Gazi Kumuki Efendi'den ders aldı. İmam Hamzat'ın 19 Eylül 1834 Cuma günü Hunzah Camii'nde şehadetinden sonra, 2 Ekim 1834'de Aşilta'da yapılan toplantıda oy birliği ile imamlığa getirildi.

İmamlık seçimi sırasında bir konuşma yapan İmam şamil: "İmamlığı yalnız şu şartıma mutlak suretle uyacağınıza söz verirseniz kabul ederim. Son derece şiddetli hareket edeceğim. Bu celala tahammül edeceğinize ve asla şikayetlenmeyeceğinize söz veriyormusunuz?" deyince bütün müridler "Önümüze atalarımızın mezarı çıksa son oğlumuz düşman elinde kalsa senin emrinden çıkmayız" diyerek biat ettiler ve böylece şeyh şamil'in kanlı mücadelelerle geçecek İmamlık dönemi başladı.
25 Ağustos 1859'da, Gunip kuşatmasında silah bırakıncaya kadar aralıksız mücadeleyi sürdürdü. 1869'a dek Kaluga'da ikamet etti. 1870'te İstanbul üzerinden Hicaz'a geçti.
Yaygın olarak bilinenin aksine, şamil asla bir "şeyh" değildi; "siyasi otorite" yi temsil eden "imamet" makamında bulunuyordu. şamil'in ruh ikliminde Molla Cemaleddin'in yeri büyüktü. Hocasının yanında şamil, baştan beri büyük bir disiplin ile çalışmış, Arap edebiyatını öğrenmiş, mukayeseli ilim dalları üzerinde çalışmıştı. Büyük yerleşim birimlerinde halkı teşkilatlandırıp, aydınlatmaya çalışan şamil, Aşilta köyüne yerleşti.

Ruslar 1837 Hunzah, Gimri ve diğer önemli yerleşim birimlerini zaptedip kaleler yapmışlardı.
Sık sık yer değiştirmek zorunda kalan şamil, düşmanın uzanmayacağı bir yerde yerleşmeyi önerenlere sağlam bir yere çekilelim, kendi yurdumuzda düşmanla çarpışalım" dedi. Bunun üzerine çok güç zaptedilir bir yer olan Ahulgoh'a yerleştiler. Henüz daha bir yıl olmuştu ki; Ruslar bütün kuvvetleriyle 1838'de Ahulgoh'u ablukaya aldılar. Cesaretin mükemmel örneğini Gimri müdafaasında gösteren şamil, imamlığının ilk büyük imtihanını ve kumanda üstünlüğünü Ahulgoh ve Surbay savaşlarında da ispat etmişti. Ahulgoh'ta günlerce mücadele eden İmam, buradan kuşatmayı gizlice aşarak Ruslara esir düşmeden Çeçenistan'a gitmeyi başardı. Ruslar bu kuşatmada İmam'ın bir avuç askeri karşısında 3 bin kayıp vermişti. Başına ödül konmuş olan İmam'ın Rus Çarı'na meydan okuyan mektupları ünlüdür.

Muhammed Tahir'in vesikaları şamil'in hayatına ilişkin aydınlatıcı bilgiler vermektedir. Tahir, şamil'in vefakar bir maiyeti ve sekreteriydi. şamil, esaret yıllarında hayatına ilişkin bilgileri dikte ettirmişti. Bu tarihi vesikalar Arapça yazılmıştır. Tahir'in 1882'de ölümünden sonra, oğlu Habibullah eserin yazım işini sürdürdü.
şamil daha genç yaşlarında iken ciddi çalışmaları, spor aktiviteleri ve kahramanlıkları ile adından sözettirdi. şamil sadece asker kişiliği ile tanınan biri değildi. Uyguladığı başarılı harp taktiklerinin yanısıra adli, idari ve sivil bir devlet mekanizması geliştirdi. Medreselerdeki tedrisata ehemmiyet verdi, fikir ve san'at sahasında büyük adımlar attı. Tarihteki en büyük gerilla lideri sayılan şamil 4 şubat 1871'de yetmiş dört yaşında Medine'de vefat etti. Cennet-ül Baki mezarlığına defnedildi

Ashtoret


Xhaybax (Haybah) katliamı ( şubat 1944)

Biz buraya insanlık tarihinin yüz karası sayfalarından biri olan bu genoside hadisesini Çeçen gazetecilerinden sayın Abu Utsiyev ile sayın Abu İsmailov'un yazdıklarından aktaracağız ;

''8 Ekim 1989 günü Naşxa'ya (Naşxa) gitmek için yola koyulduk. O gün gördüğümüzü, anlatılanları ve dinlediklerimizi aktarıyoruz..
Adalet Bakanı eski Yardımcısı iken, buraya sevkedilen askeri birliğe mecburen katılıp 27 şubat 1944 günü Xhaybax 'ta (Haybah) vuku bulan katliama tanık olan Ziyaudi Malsagov var, anlatıyor..


-Cumhuriyetin diğer rayonlarındaki Çeçenlerle İnguşlar vatanlarından sökülüp Kazakistan'a yollanmaktaydı. Fakat buradakileri nakletmek mümkün değildi. Çevre aullardan ve mezralardan toplanan halk, yaya olarak yola çıkarıldı. Hastalar, yaşlılar, zayıflar ertesi günü helikopterlerle taşınacaktır denilmek suretiyle arkada bırakıldılar .Bir miktar genç, genç kız, çocuk ve kadın da onlarla kaldı. Toplam 650-700 kişi kadardı. 27 şubat 1944 günü sabah saat 09.00'da çevre aullardan ve Xhaybax'tan (Haybah) toplanan bu insanlar şu ahıra sürüldü. Bu ahıra, Lavrentiva Pavloviça Beriya'nın ..Ôrneklik Beygir Ahırı'' denilmekteydi. Bu ahıra daha önce, dışardan ateşlenince içeriyi tutuşturacak şekilde kuru ot ve saman yığılmıştı. Bu insanlar bu ahıra sürülüp üstlerinden kilit vuruldu. Ardından ahır ateşe verildi. Ateş tutuştuğu zaman ben fazla uzakta degildim. İnsanlar ahırın kapısını zorlayıp kırdı ve dışarıya seğirtti. Gvişiani de o an emretti:

-Ogon! (Ateeş!)

Meğer otomatikler daha önce mevzilenmiş. Otomatların biçtiği ceset yığınları kapı çıkışını tamamen kapattı. Bir iki kişi firara kalkıştı. Onları da öldürdüler. 650 veya 700 insan ahırın içinde çayır cayır yakılarak öldürüldü. Ben, ''Siz ne yapıyorsunuz?'' diyerek Gvişiani'nin önüne dikildim. O beni iterek, ''Sen karışma!'' dedi. ''Bu, Beria ile Serov'un emridir!'' Aradan bir saat geçmemişti yanıma Yüzbaşı Gromov'u katıp beni Malhasta'ya (Malxhasta) savdılar. oradan dônüp giderken ötelerde acaip birşeylerin olduğunu sezdim. Ne olup bittiğiğini anlamak için beni Malhasta'ya (Malxhasta) döndük. Orada birkaç kişi birçok ceset gömmekle meşguldü. Bunlann arasında Gayev Zhandar, Elberd Hamzatov, Habilayev Alavdi de vardı. Onlar bana 132 ceset gömdüklerini söylediler."

Daha sonra Gayev Zhandar'ı Alma-Ata'da gördüm. O da 147 ceset gömdüklerini söyledi. Verilen rakam buysa da, öldürülenlerin sayısı çok daha fazlaydı...

Biz dünyadan geçmiş gibiydik. Bôyle bir günle ve felaketle karşılaşacağımız aklımızın ucundan bile geçmiyordu. Batukayev Abuhazhi: ''Halkımızın vatannından sôkülüp sürgün edileceği hazırlığının yapıldığını bir ay ôncesinden öğrenmiştim. Sürgünden üç dört gün önce kaçak bir adamın geri getirilmesi emri ile ben aşağı gônderildim. Ovadaki insanlar 23 şubat'ta sürülürken aralarına beni de kattılar. Sôylemesi ayıpsa da bir gün önce eşim doğum yapmıştı. Aynı o gece yeni doğumlar da çok olmuş zaten. Hepsini diri diri yakıp öldürmüşler. Yönetim 1948 yılında beni tekrar buraya gônderdi. O zamanlarda bu ahıra geldim. Bir demir çubukla kazmaya başladım. Elsiz, parmaksız pek çok ceset buldum. Hepsini bir araya getirip şuraya gômdüm. O gün benim ailemden 19 kişi ölmüştür .oysa amcam bu rejimin kuruluşu sırasında taraf olarak savaşmış. İç savaşta atıyla, silahlarıyla yuvasına dönmüştü. Eşini ve yedi çocuğunu katlettiler, şu evden ise bir kadın, dört evladı, anası, halası, halasının kızı ve üç çocuğu... o gün ocağımızdan toplam 19 kişi yakılmış

Doğum sancısı Poyla 'yı acı acı inletmekteydi. Kadınlar etrafını çevirmişlerdi. Eli silahlı askerler ise onları daha katı çevirmişti. Ağlayarak bir masum can dünyaya geldi. Onu yıkayacak ılık su yoktu. Kundaklayacak bez de yoktu. Kadınlardan biri baş örtüsünü, diğeri entarisinin bir parçasını vererek çocuğu sarmaladı. Bu bebeğin babası Batukayev Abu Haci o sıra, Kazakistan ' a giden sürgün yolundaydı. Kız bebeğe Toiyta adı verildi. Toiyta'nın ömrü ancak 78 saat imiş. 27 şubat l944

sabahının saat 10'unda, 100 yaşını aşmış büyükleriyle daha ômrünün baharındaki anası ile ve daha nice kardeş ve bacısı ile mini minicik Toiyta kızı alevler içinde cayır cayır yakıldı...''