Kürt Bir Problemmiydi Yoksa Bize Öylemi Yutturdular??

Başlatan _VeRa_, Kasım 26, 2008, 11:21:13 ÖÖ

0 Üyeler ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

_VeRa_


Kürt Meselesi
1.
"Eskiden Türk-Kürt yoktu, sadece Müslüman vardı" demeyeceğim. "Türk-Kürt" eskiden de vardı. Ama teferruat olarak vardı. Aslolan İslam kardeşliği idi. Türkmenler, Kürtler, Araplar, Berberiler, Boşnaklar, Arnavutlar, Lazlar vs, vs, vs, Devlet-i Aliye'nin "milletler sistemi"nde külliyen "Millet-i İslam" diye anılırdı. Bununla beraber Türkmen'in Türkmen, Kürt'ün Kürt, Arap'ın Arap olduğu da bittabii ifade edilirdi. "Bittabii" ifade edilirdi, zira insanlığı kavimlere / ırklara / halklara ayıran Cenâb-ı Hakk'ın hikmetinden sual olunmazdı. Farklı kavimlere mensup Müslümanların farklı diller konuşmalarını yahut farklı kisveler giymelerini yadırgamak kimsenin aklının ucundan geçmezdi. Böyle bir şey kimsenin aklının ucundan geçmeyince, Kürt'ün Kürtçülük yapması filan da sözkonusu olmuyordu tabii. Fransız İhtilali'nin estirdiği milliyetçilik rüzgârları Osmanlı ülkesini kasıp kavururken, "Jön Türkler" ayrılıkçı hareketleri alabildiğine kışkırtırken, hatta Birinci Cihan Harbi yıllarında Osmanlı'ya isyanın Frenkler tarafından ulus devletle ödüllendirileceğine kesin gözüyle bakılırken bile Kürtlerin ezici çoğunluğu "etnik" kimliklerini teferruat olarak görmeye devam ederek "Millet-i İslam"ın birliği ve dirliği davasına sadık kaldı; az sayıdaki ayrılıkçı Kürt aydınına değil, Kürt'le Türk'ün ayrılmazlığını vazeden Bediüzzaman Said Nursi gibi âlimlere itibar etti.

2.
Müslümanlar arasında birlik esas, "etnik" farklılıklar teferruattır. Ama teferruata gereken ehemmiyet verilmezse, teferruatın icapları yerine getirilmezse, teferruatı görmezden gelen yahut yok sayan bir tarz-ı siyaset benimsenirse teferruat öyle büyür, öyle büyür, öyle büyür ki, esası gölgeler. Yaradılıştan gelen özelliklerinin bastırılmaya çalışılmasına isyan "etnik" gruplar, dertlerine çare sunmayan birlik-beraberlik söylemlerini adaletsizliğin bekasına hizmet eden propagandalar olarak görür ve itici bulur. Adalet yoksa birliğin sahiciliği de yoktur. Onun için, "Millet-i İslam"ın yerine "Türk Milleti"ni koyan ve "Ergenekon"lu, "Bozkurt"lu, "asil kan"lı bir Türklük retoriği geliştiren, "Kürt diye bir kavim yoktur, Kürtler aslen Türk'tür, karda yürürken çıkan kart-kurt sesinden Kürt kelimesi türemiştir" diye özetleyebileceğimiz bir inkâr siyaseti uygulayan, üstelik Türk-Kürt birliğinin dayandığı hilafet müessesesini kaldırıp İslami referansları terk eden Cumhuriyet idaresi, Kürtlerin şiddetli tepkisiyle karşılaştı. ‘Bizi Türklerle bir arada tutan şey şeriat ve hilafetti. Türkler şeriatı terk edip hilafeti kaldırdıklarına göre ayrılık vakti gelmiştir' diyen şeyh Said, isyan bayrağını çekti. Zamanla bu dînî tepkinin yerini ırkçı / milliyetçi cereyanlar aldı. Kürt'ün Kürt olarak varlığını inkâr eden Türk ırkçılığı / Türk milliyetçiliği kaçınılmaz olarak Kürt ırkçılığını / Kürt milliyetçiliğini doğurdu.

Gerçi Türk milliyetçiliğinin ırk esasına dayanmadığı, Mustafa Kemal Paşa'nın "Ne mutlu Türk olana" değil "Ne mutlu Türk'üm diyene" dediği, dolayısıyla Türklüğün bir "ruh hali" ve bir vatandaşlık bağı olarak görülmesi gerektiği yaygın olarak ifade ediliyordu, ama Cumhuriyetin ilk çeyrek yüzyılına damgasını vuran ve sonraki yıllarda da doğru dürüst tashih edilmeyen ırkçı retoriğin açtığı derin yarayı kapatmak mümkün olmadı. Cumhuriyetin ilk döneminde "Kürt'e yine Kürt diyeceğiz, Çerkez'e yine Çerkez diyeceğiz, kimsenin ırkını yok saymayacağız, kimsenin anadilini yasaklamayacağız, kimsenin örfüne-adetine karışmayacağız; Türk'ü sadece vatandaşlık ismi olarak benimseyeceğiz" denilmiş olsaydı, belki "Kürt Meselesi" diye bir şey çıkmayacaktı. (Nitekim Demokratik Toplum Partili milletvekili Selahattin Demirtaş, Kürt meselesiyle ilgili bir televizyon programında, Osmanlı'daki İslam Milleti anlayışının yerine doğru dürüst bir anlayışın konulamadığına dikkat çekerek, ‘cumhuriyet tarihinin ilk döneminde Türklük bir etnisite tanımı olarak değil de vatandaşlık tanımı olarak vazedilseydi sorun çıkmazdı' mealinde bir konuşma yaptı.) Ne yazık ki cumhuriyet idarecileri "Türk ırkının asil kanı"ndan söz etmeyi, insanların kafataslarını ölçererek "Türk ırkı"na mensubiyet derecelerini tespit etmeyi, Göktürklere dayanmayan kelimeleri lügatlerden çıkarmayı vs, vs, vs, tercih ederek tam bir ırkçı asabiyet sergilediler.

Çok partili demokratik sisteme geçiş belli bir yumuşamayı beraberinde getirdi, fakat bu ırkçı asabiyetin izleri silinmedi. "Kürt Meselesi"ni doğuran aymazlık baki kaldı. Gerek devlet ve gerekse milliyetçi hareketler, en ılımlı söylemlerinde bile, Kürt'e ancak "aslen Türk" olarak iltifat etti. Aslen Türk olmamak ayıp bir şeymiş gibi davranıldı. Çocuklarına Kürtçe isimler takmak isteyen anne-babalar en "demokrat", en "liberal" yönetimler altında bile hakarete uğradı. Değiştirilen Kürtçe köy, kasaba, şehir isimlerinin iadesi hiç gündeme gelmedi. Kürtçe eğitim-öğretim yahut basın-yayın zaten sözkonusu bile olamazdı. 1920'li-30'lu-40'lı yıllarda 16 kere isyan eden, fakat sırf Ezan-ı Muhammedi'ye saygı gösterdiği ve şeyh Said'in torununu milletvekili yaparak 'geçmişe sünger çekelim' mesajını verdiği için Demokrat Parti'nin 10 yıllık iktidarında silahlarını toprağa gömüp umutlu bir bekleyiş içine giren Kürtler, bu iflah olmaz statükoculuğun doğurduğu derin hayal kırıklığına rağmen sabırlarını muhafaza ettiler. Kürt ayrılıkçılığı telkin eden Marksist-Leninist hareketlerin Kürtler üzerindeki etkisi çok sınırlı kaldı. Dini hassasiyetler "etnik" hassasiyetleri bastırdı ve dine mesafeli duran hatta dine cephe alan kadroların önderliği Kürtlerin ezici çoğunluğu tarafından reddedildi. 12 Eylül 1980'e kadar...

3.
12 Eylül 1980'de kurulan askeri yönetim, tek parti dönemindeki amansız despotizmi hortlattı. Kürtçenin sokaklarda konuşulması bile yasaklandı. Kürt'ün "K"sini telaffuz edenin tepesine binildi. Diyarbakır Askeri Cezaevi'nde onbinlerce Kürt, "Türklük gurur ve şuuru kazansınlar" diye, dünyanın en ağır işkencelerinden geçirildi. Tutuklular yüzbaşının köpeğine tekmil vermeye zorlanarak tahkir ve tezyif edildi. Cezaevindeki oğullarını ve kızlarını ziyarete gelen Kürt anaları, tek kelime Türkçe bilmedikleri için (ve tek kelime Kürtçe konuştukları takdirde başlarında bekleyen askerin hışmına uğrayacaklarını bildikleri için) onlarla tek kelime konuşamadılar. İşkenceyle öldürülen çocuklarının cenazelerini teslim alırken onlara ağıt da yakamadılar. "Diyarbakır Cehennemi" diye anılan o cezaevi, marjinal bir ayrılıkçı örgüt olan PKK'yı kitlesel bir hareket dönüştürdü. Cezaevinden sağ kurtulanlar müthiş bir intikam hırsıyla dağa çıkıp PKK saflarına katıldı ve yakınlarının çoğu bunu anlayışla karşıladı. Terörle mücadele adı altında sivil halka reva görülen zulümler (insanların yargısız infazlarla uluorta katledilmesi, köylerin yakılması, devlet hizmetine giren ağaların cinayetlerine göz yumulması vs, vs, vs) bu "anlayış"ı hızla yaygınlaştırdı. Terörle mücadele adı altında yürütülen kirli savaşa Türk kamuoyu ve siyasetinden kayda değer bir tepkinin gelmemesi, tam tersine şovenist eğilimlerin gittikçe şiddetlenmesi de buna hizmet etti. En dindar Müslüman halklardan biri olan Kürtlerin önemli bir kısmı, İslam'a açıkça cephe alan PKK'dan medet umacak kadar çaresiz bırakıldı. Devlete öfke o kadar büyüdü ki, PKK'nın uzantısı olarak görülen Kürt milliyetçisi ‘bölge partileri' Kürtlerin çoğunlukta olduğu Doğu ve Güneydoğu Anadolu illerinde (birkaç tanesi hariç) ‘ulusal' partileri sandığa gömdü.

4.
"Kürt Meselesi"ni birlik ve beraberlik ilkesine bağlı kalarak çözmeye mütemayil olduğu intibaını uyandıran AK Parti'nin Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da birinci parti haline gelmesi, DTP ve dolayısıyla PKK çizgisinin "bölge" için değişmez bir ‘kader' olmadığını net bir şekilde ortaya koymuştur. Ankara'dan yükselen -veya yükselir gibi olan- sağduyulu sesler, ayrıca anadilde eğitim hakkının teslimi ve geniş kapsamlı bir "eve dönüş yasası" gibi adımlar atılarak "Kürt Meselesi"nin çözüm yoluna sokulmasını talep eden sivil toplum hareketleri (bilhassa Abant Platformu), PKK sempatizanı ola gelen kitlelerde bir değişime yol açtı. şiddet yolu hızla itibar kaybediyor, marjinalleşiyor.

Ancak şu da bir gerçek ki, PKK'dan uzaklaşan kitleler, PKK'yı doğuran şartların unutulmasını ve PKK sanki durduk yerde ortaya çıkmış gibi davranılmasını içlerine sindiremiyorlar. Dağlardaki akrabalarına onurlu bir eve dönüş imkânı sunmayan çözüm formüllerini de içlerine sindiremeyecekler. Siyasi iktidar onların bu hassasiyetlerini gözeterek "Kürt Meselesi"nin çözümüne yönelik radikal adımlar atmak yerine bu meseleyi içinden çıkılmaz hale getiren klasik terörle mücadele yöntemlerinin ihyası yoluna giderse, rüzgâr tersine dönebilir. Demokratik Toplum Partisi'nin Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılması da rüzgârın tersine dönmesine hizmet eder. ‘Kürt Kemalizmi'ni temsil eden DTP normal şartlar altında mütedeyyin Kürt halkının desteğini alamazdı, ama şartlar normal değil ve 2 milyon Kürt DTP'ye oy verdi. Bu 2 milyon Kürt'ün oylarını ve dolayısıyla dertlerini-tasalarını yok saymak, haklı bir öfke patlamasına yol açmaktan başka işe yaramaz. DTP'ye oy vermeyen, DTP'ye karşı olan milyonlarca Kürt de böyle bir mahkeme kararını ‘Kürt düşmanlığı' şeklinde yorumlayarak öfkeyle karşılayacaktır. "Kürt Meselesi"nde barışçı çözüm arayışlarını ve çabalarını ‘terörle mücadelede eski hamam eski tas' taassubunda boğabilecek bir süreçten söz ediyoruz. PKK'nın son saldırıları ve geçen hafta Diyarbakır'da sergilenen ayaklanma görüntüleri tam da bunu davet ediyor olabilir; ama her davete icap edilmez ki!

5.
"şehit analarının yanan yürekleri"ne dayanarak barışçı çözüm önerilerini kategorik olarak reddeden, mesela PKK'lılara silah bıraktırabilecek bir ‘siyasi genel af'ın yahut ‘eve dönüş yasası'nın adını duymaya bile tahammül edemeyen, yani ölümleri durdurma yahut hiç değilse azaltma ihtimali bulunan imkânların değerlendirilmesine şiddetle karşı çıkan ‘şahinler', lisan-ı hal ile şöyle demiş oluyorlar: "Mevcut şehit anaları yetmez, daha fazla şehit anası isteriz!". Türkiye bu çılgınların dümen suyunda gidemez! Geniş kapsamlı (istisnasız bütün PKK'lıları içine alan) bir "eve dönüş yasası" da dahil olmak üzere bütün barışçı çözüm imkânlarını sonuna kadar değerlendirmek lazım. Her şeyden evvel, çözüme hizmet edeceği varsayılarak yapılan işlerin (Kürtçe kurslarına izin verilmesi, Güneydoğu'ya yatırımın teşvik edilmesi vs, vs, vs) hayrını görmemizi engelleyen 'psikolojik duvarı' yıkmak lazım.

Cumhuriyet tarihinin büyük bir kısmına damgasını vuran "Kürt isyanları"nın sebepleri ve sonuçları ile yüzleşmek, tek parti döneminde ve askeri yönetimler altında gerçekleştirilen vahşi uygulamaların -ayrıca terörle mücadele adı altında işlenen derin devlet suçlarının- tamamen terk edildiğini, devletin değiştiğini ve bu değişimin kat'i olduğunu inandırıcı bir şekilde ortaya koymak lazım. Kana bulanmış bir sayfaya ne kadar iç açıcı şeyler yazarsanız yazın, insanların içini açamazsınız. O sayfayı kapatacaksınız, yeni bir sayfa açacaksınız. O sayfayı kapattığınızı ve yeni bir sayfa açtığınızı törenle ilan edeceksiniz. Cumhurbaşkanı, en üst düzey askeri yetkililerin ve yüksek yargı üyelerinin de izleyici olarak hazır bulunduğu olağanüstü bir Meclis oturumunda şöyle bir konuşma yapacak mesela:
"Sevr'in gölgesinde kurulan devlet, derin korkulardan mustaripti. Bu korkular devlete vahim hatalar yaptırdı. Farklı ırkların ve dillerin varlığı bir zenginlik olarak görülmedi, tehdit gibi algılandı. Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da Kürtleri isyanlara sevk eden ağır tahrikler oldu. İsyanları bastırmak adına bölge halkının iflahı kesildi. Bilinç altlarına devlet düşmanlığı kazındı. Bu büyük bir trajedidir ve bu trajedinin başlıca sorumlusu devlettir.

Son çeyrek asırdır yaşanan trajedinin temelinde de devletin vahim hataları yatıyor. Kürtçenin sokaklarda bile yasaklanması, Diyarbakır Cezaevi'nde Kürt kimliğinin sistematik işkenceyle ezilmeye çalışılması, insanların bir köpeğe tekmil vermeye dahî zorlanması, hülasa insanlık haysiyet ve şerefine amansızca taarruz edilmesi pek çok Kürt'ü devlet düşmanı yaptı. Bir dönem bölge halkının kahir ekseriyeti devletle bütün köprüleri atma noktasına geldi. Bunda, PKK ile mücadelede başvurulan bazı hukuk ve insaf dışı uygulamaların da büyük etkisi oldu. Velhasıl, devletin hataları bir 'Kürt Sorunu' doğurdu ve bu sorun zaman içinde ayyuka çıktı... şimdi, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı olarak, devletin başı olarak, ordunun başkomutanı olarak geçmişteki bu hatalardan pişmanlık bildiriyor, bunların geçmişte kalacağını taahhüt ediyor, devletin incittiği herkesten devlet adına özür diliyor ve adaleti, barışı, kardeşliği ihya edecek yepyeni bir Türkiye müjdeliyorum. Bu yepyeni Türkiye'de insanlara hiçbir kimlik, hiçbir ideoloji zorla kabul ettirilmeye çalışılmayacak. Bu yepyeni Türkiye'de insanlar kendilerini nasıl tanımlıyorlarsa öyle kabul edilecekler. Bu yepyeni Türkiye'de Kürt'ün adıyla sanıyla Kürt olarak anılmasında zerre kadar tereddüt gösterilmeyecek. Bu yepyeni Türkiye'de çokluk içinde birliğin izi sürülecek. Bu yepyeni Türkiye'de klasik ulus devlet anlayışı dahil her türlü sistem meselesi masaya yatırılarak özgürce tartışılacak. Ve bu yepyeni Türkiye'nin gerçekten yepyeni bir Türkiye olabilmesi için, silah bırakan bütün PKK'lıların -istisnasız hepsinin- eve dönüş yolları ardına kadar açılarak, binlerce insanımızın hayatına mal olan kirli savaşa kesin olarak son verilecek. Yeni bir sayfa açtık. Önümüzde bembeyaz bir sayfa duruyor. Bu sayfaya ne yazılacaksa hep beraber yazacağız. Sözünü ettiğim yepyeni Türkiye'yi, tartışarak, uzlaşarak, bir orta yol bularak hep beraber kuracağız... ALLAH yar ve yardımcımız olsun."

Hakan ALBAYRAK
 
 
 
 
alıntı

_VeRa_

Dağın Ardına Bakmak -1

'Türkiye'yi bölmek sol bir rüyaydı, fanteziydi'

Sınır ötesi operasyonlara, eve dönüş tartışmalarına konu olan 'dağdakiler' kim, bilmiyoruz. Sayılarla ifade edilen bu insanların ne yaşadığı bilinmiyor. Neden dağa çıktılar, neden dağda yaşadılar, dönenler neden döndü ve kalanlar neden hâlâ oradalar?

Bu soruları samimiyetle sormak ve bu sorularla yüzleşmek zorundayız. Haklı çıkarmak ya da mahkum etmek için değil. Anlamak için. Bu soruların cevaplarını almak için önce doğduğum topraklara, yüzlerce evladını kaybetmiş komşu köylere, şehirlere, sonra çoğunluğu için daha büyük bir acı, bir sürgün olan Avrupa'ya gittim. Dağa çıkmış, çatışmalara katılmış, yakalanmış ya da teslim olmuş, cezaevinde yıllarını geçirmiş kişilerle konuştum.

Bir masal dağı olmayan, istersek ulaşmamız mümkün olan o dağın ardına bakmaya çalıştım. Dağın ardında ne var, orada yaşayanlar nasıl yaşıyor, dönmekle ilgili ne düşünüyorlar? Cevaplar aradım. Anlatılanların bu kadar içine girmeden sorunun anlaşılmasının ve dahi çözülmesinin mümkün olmadığını gördüm. Yaşananlar her ne idiyse, bu geçen yıllar boyunca Kürt, Türk her kim incindiyse ancak birbirimizi anlamakla iyileştirebiliriz yaralarımızı. Benimle konuşan, hikâyesini paylaşan çoğu kişi doğal olarak fotoğraf vermek istemedi. Adları bilinsin istemediler. 'Beni yazabilirsin' diyenlerin, kimliklerini gizlemenin daha doğru olacağını düşündüm. Onlarca kişiyle konuşulduğu halde, ancak bazı örneklerine yer verebileceğimiz bu çalışmanın, kanın durmasına katkı sunması tek temennim.

yıllarını dağda geçiren Azad, şimdi Almanya'da müzikle uğraşıyor. Evlenmiş, baba olmuş. Ailesi 45 yıl önce Mardin'den Adana'ya göç etmiş. İlkokulu Adana'da, Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı bir semtte, yüzlerce Kürt çocuğuyla birlikte okumuş... Ama bu bile, Kürtçe konuşmaktan utanç duymasını engellememiş. Kendisini Türkçe konuşmaya zorlamakla geçmiş yılları. Arkadaşlar arasında kırılmalar başlamış. Türkçe bilmediği için kutuplaşma yaşanmış. Okuldan sonra motosiklet tamirciliği, boyacılık yapmış. Ortaokulda babası tutuklanmış. Hayatının dönüm noktası olan o olayı şöyle anlatıyor Azad: Bizim mahallede 450 kişi gözaltına alındı. Özel Tim evimize postallarla girdi. Küfürler, bağırmalar arasında babamı aldılar. Babam kapıdan apar topar götürülürken dönüp 'bir saniye' dedi. Üzerinden bir milli piyango bileti çıkardı ve anneme 'bunu al' dedi. O an babamın bir daha dönmeyeceğini düşündüm. 36 gün işkencede kaldı. 5 yıl hapis yattı. Çıktığında asosyal, içe kapanık, ürkek bir adamdı. Beni dağa çıkaran, babamın acılarına ettiğim bu tanıklıktır.'

Türk arkadaşlarla bir sorunumuz yoktu

Azad, PKK ile Suriye'den gelen bir arkadaşı aracılığıyla tanışmış. 1990'da on binlerce kişinin gösteri yaptığı, polisin mahallelere giremediği, yasaklı olsa da ilk kez Kürtçe şarkıların çalınıp söylendiği, 'Kürtlüğün utanılacak bir şey olmadığının anlaşıldığı' yıllarda. Bu dönemin altını çizmekte fayda var. Çünkü kitlesel eylemlerin başladığı bu yıllarda silah alıp dağa çıkmak fikrinin arkasında, öfke var, romantizm var. Kürt milliyetçiliği var, bağımsız bir Kürdistan hayali var. Azad, tüm bu rüzgârlardan nasibini almış. Öyle ki bazı ailelerin gözünde askere gitmenin karşısında bir seçenek olmuş dağa çıkmak. şöyle diyor Azad: 'Kürtlükle gurur duyuyorduk. Tepkimiz sadece devletin terörle mücadele biçimineydi. Türk arkadaşlarla sorunumuz yoktu. Nevruzda işe gitmiyorduk, Türk arkadaşlar bizi yadırgamıyordu. İşyerinde Kürtlüğümden dolayı hiç yadırganmadım. O dönem mahallede hemen her aileden bir kişi dağdaydı. Küçük Kürdistan diyorduk adına. Düğünlerde Kürdistan bayrağı asıyor, Kürtçe türküler söylüyorduk. Ailem beni davul zurnayla dağa yolladı. Askere gitmek istemiyordum, arkadaşlarım dağdaydı. Onlara karşı savaşmam diyordum. Babam 'İyi düşündün mü?' dedi. 'Zorluk var, açlık var, soğuk var, ölüm var.' Ben 'tamam' dedim. Kandırılmış değildik, çoğumuz kendi irademizle gittik. Kendimizi Türk toplumuna anlatamamış, çok fazla kabuğumuza çekilmiştik. Belki de o çelişkiyi aşmanın en sert yolu dağdı, onu seçtik. Toplum kendimizi ifade edeceğimiz şartları bize sunmadı.

Öldürmek ölmekten daha kötü

Kuzey Irak'ta Hınere kampında üç ay silahlı eğitim görmüş. Barzani, Talabani ve PKK arasındaki ittifakların sürekli değiştiği, Kürt halkının temsilcisi olma iddiasındaki parti ve örgütlerin birbirleriyle ve Türkiye'yle çatıştığı o dönemde kısa eğitimden sonra eylem zamanı gelmiş Azad için. Eylem? Öldürmeyi soruyorum ona. Kesin olarak hayır diyor. 'Kimseyi öldürmedim. Aslında savaşı da tanımam ben. Ama eylemlere gittim.' 'Nasıl bir duygu elinde silah eyleme, ölüme, öldürmeye gitmek?' 'Giderken oyun gibi geliyor.' diyor. 'Zaten hiç kimse çatışmanın gerçekliğine inanmaz. Bir perde vardır önünde. Ne zaman yaralı arkadaşlar gelir, mermi ve kan karışınca korkunç bir barut kokusu yayılır. O kokuyu kimse sevemez. O zaman ölümden korkarsın. Ölümün kutsal bir yanının olmadığını o an anlarsın. Öldürmenin ölmekten daha kötü olduğunu anlarsın. O kokuya tahammül eden, insan olmaz zaten. Genzine takılıyor insanın. O tat oldukça bağırsaklarını dahi kusmak istiyorsun. İnsan vücudu çok güzeldir değil mi ama üzerinde elbise varken. Ölürken çirkindir. Kötü bir koku yayar. Çünkü o beden insan olmanın karşısındadır artık.' Yaşadıklarının derin izleri yansıyor yüzüne. 'Hâlâ' diyor 'Rüyalarımda terörle mücadelenin beni sorguladığını görerek uyanıyorum. Dağa çıkmış bir adamım. Yıllarca askere karşı savaşmışım. Bugün buradayım ama rüyalarımda hâlâ bu var. Demek ki o kadar korkmuşum, korkutulmuşum. Bizim rehabilite edilmemiz lazım.'

Beni annemin duaları kurtardı

Annesini 6 yıl aradan sonra internet üzerinden görmüş. Annenin Azad'a söylediği ilk söz 'ellerini oynat' olmuş. Sonra 'ayaklarını oynat' demiş. Felçli olup olmadığını öğrenmek için. 'Ayağa kalk yürü'. 'Anne yaralı değilim.' demesi ikna etmemiş. 'Ne olur yürü de göreyim.' diye ısrar etmiş. 'Soyun' demiş 'Vücudunda yara var mı görmek istiyorum.' 'Annem dindar bir kadındır.' diyor Azad. 'Bir gün namaz kılarken telefon çalmış. Namazı bozmamak için bakmamış telefona. 'ALLAH'ım kurban olayım, bir ışık, bir işaret gönder, oğlumdan bir haber alayım' diye dua ediyormuş. Namazı bittiğinde açmış telefonu, bir arkadaşım Med TV'de konserimin olduğunu, televizyona çıkacağımı söylemiş. 'ALLAH'ım' demiş 'sana şükürler olsun. Dualarım kabul oldu.'

Öcalan'ın yakalandığı dönemi, örgütün silahlı mücadeleyi durdurduğu, zorunlu ateşkes dönemini belli ki kafasında tam olarak anlamlandıramıyor. '25 yıl savaşmış bir hareket bir gecede barış süreci başlattı. Hepimiz şaşkındık. Eskiler çok zorlandı, kongreler yapıldı, tartışmalar, eğitimler, savunmaları geldi. Savaştan barışa geçmek çok sancılıydı. Kimse hazır değildi.' diye anlatıyor yaşananları. O dönemde kendini ifade etmenin başka yollarını aramış belli ki ve müzikte karar kılmış. Mahmur kampında 21 Mart'ta verdiği konser, eleştiri almış. 'Bizim amacımız eleştirel bir text yazarak bir tartışma yaratmaktı. Rock müziğe uzak olduğumuzu anladım. Müzik yapmak istiyordum ve bunun şartları dağda yoktu. Avrupa merkezden Avrupa'ya gitmek için onay bekledim ve geldi.' Süreci, son yıllarda alınan mesafeyi nasıl değerlendiriyor? Umutlu görünüyor Azad: Eminim bu iş çözülecek. Ben de dâhil kimse bölünmeden yana değil. Bölünme bir 80'ler esprisiydi. Sol rüyaydı ve fanteziden ibaretti. Devletleşme altyapımız yok bizim. şimdi Türkiye'de olsam sadece oradaki linç kültüründen rahatsızlık duyarım. Bir türlü kendimizi anlatmadık ama Türkler de bizi anlamak istemedi. Ben Kürt'sem Kürt'üm. Ben hiçbir Türk'e sen Kürt'sün demiyorum. Türkiye'yi böl desen de bölmem! O zaman neden bana hâlâ sen Kürt değilsin diyorsun...

Annenizle yasaklı bir dil konuşuyorsunuz

Ferhat, 1965 Adıyaman doğumlu. Alevî. Bir yaz gecesi köyünde duyduğu bir şiwan şarkısı kalbine bir ateş düşürmüş, 88'de üniversiteyi bırakıp dağa çıkmış. 'Katıldığım gün öleceğimi biliyordum.' diyor, kendisini dağa götüren süreci, duyguları anlatırken. Çocukluğu geliyor aklına 'Üvey annem çok yaşlıydı. Hep Kürtçe ağıt yakardı. Bir oğlunu kaybetmişti. Beni bağrına basar Kürtçe ağlardı.' Anne ile özdeşleşen Kürtlüğü, uzun yaz gecelerinde kaçak dinledikleri Erivan radyosundan hayal meyal hatırladığı Molla Mustafa Barzani hikâyeleri tamamlıyor. Annesinin bir gün onu görmek için okula gelişini içi ezilerek anlatıyor: 'Çamurlu olduğu için ayakkabılarını çıkarıp girmişti sınıfa. Herkes güldü anneme. Çok utandım. Oysa herkesin annesi aynıydı.' Bir çocuk olarak annesinden utandığı o yılların izini belli ki hiç atamamış üzerinden. Yıllar sonra üniversite yurdundan aylardır haber almadığı annesiyle konuşmak üzere telefon sırasına yazılmış. Annesi köyde telefondan Ferhat'la konuşurken bağlantıyı kuran kadın 'Yasaklı bir dil konuşuyorsunuz. Devam ederseniz keserim.' demiş. Ferhat, 'O an bilemedim ama düşününce, evet dedim yasak dil Kürtçeydi! Kadın tekrar kabini açtı ve 'Siz yasak bir dil konuşuyorsunuz, keseceğim.' dedi. Gözlerim doldu. Anneme anlatmaya çalışırken telefon kapandı. Ağlıyordum. Öyle bir zoruma gitti, öyle içim ezildi ki.' Üniversite yıllarında yaşadığı bu çatışmalar ve boşluk duygusu öfkesini daha da görünür kılmış. O boşluğu doldurmayı vaat eden bir ideoloji, insanı 'Dağa çıkayım kahraman olayım noktasına getirir' diyor. Ve ironik üslubuyla bir çocukluk hayali anlatıyor: 'Harp okuluna girmek, astsubay olmak istiyordum. Asker olmak güç demekti. Ama hiç şansım olmadı. Asker köye geldiğinde kral gibi karşılanıyordu. Bizim köye belediye başkanı, bir milletvekili gelmiyordu. Asker ve veteriner gelirdi. Hayvanlar bile daha değerliydi insandan.'

İşkencecime sordum: Beni dövmekten ne anlıyorsun?

Dağa çıktığında Murat Karayılan'dan silahlı eğitim almış Ferhat. Cudi bölgesinde geçirdiği 2 yılın sonunda yakalanmış. 'Beni işkenceye aldılar. Günlerce dövdüler. 'Beni dövmekten ne anlıyorsun?' diye sordum işkencecime. Gerçekten ne düşündüğünü merak ettiğim için. Beni gözeten askerin ayağı yaralıydı, aksıyordu. Bir hata yaptığı için üstünden dayak yemiş. Ben 'neyin var?' diye derdini sordum, ilk defa bana insanmışım gibi baktı. Sonra konuşmaya başladık. 'Benim de Kürt tanıdıklarım var.' dedi. Bir arkadaşı şehit düşmüştü. Onun için bu kadar öfkeliymiş bize. Yani askerin hepsi kötüdür demek istemem. Bilmiyoruz aslında. Ben mesleğim gereği insanın gelişmesine inanırım. Bir asker ya da dağa çıkan biri de değişebilir.'

Yaşlı annesi '95 yılında Fransa'da Ferhat'ı ziyaret etmiş. Annesi 'Ya kurban sen niye dağa çıktın, biz senin okuman için neler yaptık.' demiş. 'Biz seni ne şartlarda okuttuk bilmiyor musun?' diye sormuş. İlk yakalandığımda ağabeyim 'Kim seni örgüte kattı?' diye soruyordu. şimdi kendini bir tür sürgün hissettiği Fransa'da bir gün temelli memlekete döneceği günleri beklerken küçük hayaller kuruyor; 'Kendime bir motosiklet aldım. Dedim ki, kimsenin beni arayıp sorduğu yok. Motosikletimle geçmişime bir yolculuk yapacağım. Köyün mezarlığına uğrayacağım. Herkesin, her şeyin yanından motosikletle geçeceğim. Canım nasıl isterse, içim nerede durmak isterse. Trabzon'a gidip İbrahim'i göreceğim. Ağrı Dağı'na çıkacağım. Cudi'ye çıkacağım. Bu defa silahsız gideceğim dedim.' Onu yalnız hissettirenin sadece sürgün olmadığını bildiğimden hayatla nasıl baş ettiğini merak ediyorum; onu nelerin ayakta tuttuğunu? 'Baktım Kürtler beni dışlıyor. Türkler bulsalar öldürecekler. Ölmeye hazırsın; ama bir gece bir kurşun gelip seni bulacak diye korkuyorsun. Ölmek hiç kolay değil.' Yaşadıklarından biriktirdikleriyle şuna kanaat getirmiş: 'Kendinden vazgeçen insan, tehlikeli bir insandır. O zaman insana sahip çıkacaksın ki kendinden vazgeçmesin.' 'Ne değişti hayatında?' diye soruyorum; 'Burada Türklerle tanıştım, beraber saz çalıp türkü söylüyoruz. Yunanlı, Türk, Kürt hep beraberiz. Bu bana milliyetin önemli olmadığını gösterdi. Onların aileleriyle de tanıştım. Milliyetin önemli olmadığını, insan benliğinin önemli olduğunu öğrendim burada.' Ferhat, yaşadığı hasreti o kadar güzel anlatıyor ki: 'Bir gün memlekete gideceğim. Çocukluk arkadaşlarımı göreceğim. Çocuk gibi ağlayacağım. Bu tam da böyle bir şey. Düşünceler sadece insanı anlatmaz. Kimsesizlikten insanın başka şeylere ihtiyacı var. Her zaman.'

13 Mart 2008 Perşembe, Bejan Matur Zaman

alıntı

emosh

bi şe sorcam bunları okumuşsundur koyduğuna göre peki bu konularla ne kadar alakalısın yani normal bir insanın bilebileceği kadar mı biliosun yoksa fazlası var mı???

dielosch

ben de emosh a katılıyorum okuyamadım çünkü kasvetli bir yazı okuyamıyorum böyle şeyleri çok karmaşık o yüzden  :-\

_VeRa_

Alıntı yapılan: emosh - Kasım 26, 2008, 05:30:43 ÖSbi şe sorcam bunları okumuşsundur koyduğuna göre peki bu konularla ne kadar alakalısın yani normal bir insanın bilebileceği kadar mı biliosun yoksa fazlası var mı???

Öncelikle bilmediğim bir konuyu nasıl paylaşabilirim ki  ???
 Bu bence başlı başına bir konu zaten ;) neyse
Ama sende yazıyı umarım sonuna kadar okumuşsundur ::) ;)
_______

 normal bir insanın bilebileceği kadar mı biliyorsun fazlasını mı demişsin :)
Ben bunları her insanın bilmesi gerekir diye düşünüyorum ne eksik ne fazla ;)
Tabii herkesin bileceği iş ister bilsin ister bilmesin
Ben elimden geldiğince doğru olmaya çalışıyorum
Haklı olmaya değil.

Zaman ayırıpta okuduğun için ayrıca teşekkür ederim ;)
İyi günler

emosh

bencede her insan bilmeli ama bildiği şeyin doğruluk payıda önemli die düşünüorum herneyse sorularımı umarm yanlış anlamamışsndr okumadım vaktim yoktu ama en kısa zamanda okkucam şimdiden paylaşımına tşkkr ediorum.

SEVGI-40

ben de bi kürdüm ama ne farkeder ya önemli olan insanlik.kürt türk  arap ne farkederki  öneml olan dinmiz biz hepimiz din kardesleriyiz bu sacmalik neden bukadar konusuluyo ben bi türlü anlam vermeiyorum.önceden böyle bise yoktu ya ben daha ayrimciligi gecen seneye kadr bilmiyodum .ha türk olmus ha kürt ne farkeder.insanin kalbi temiz olsun.

SEVGI-40

kürt bir problem degil öyle yutturuyolar buda benim cvbim

insanlarin beynini yikayip bir sürü mahsum insanin ölmesine sebep oluyolar bizde topluluk olarak bunlarin hepsinie göz yumuyoruz.bu daha nekadar devam edicek acaba  :'( :'( :'(
insanlar bazi seyleri anlamkta neden güclük cekiyolar ya  :'( :'(
birakin düzenimiz böyle kalsin demi  :)

dielosch

Alıntı yapılan: SEVGI-40 - Kasım 29, 2008, 06:03:31 ÖS
ben de bi kürdüm ama ne farkeder ya önemli olan insanlik.kürt türk  arap ne farkederki  öneml olan dinmiz biz hepimiz din kardesleriyiz bu sacmalik neden bukadar konusuluyo ben bi türlü anlam vermeiyorum.önceden böyle bise yoktu ya ben daha ayrimciligi gecen seneye kadr bilmiyodum .ha türk olmus ha kürt ne farkeder.insanin kalbi temiz olsun.

ben de öyle düşünüyorum ama işte ister türk olsun ister kürt bu kardeşliği bozmak isteyenler var işte biz de bunlara insan diyoruz  tickoff:)

...mystery...

Alıntı yapılan: dielosch - Kasım 29, 2008, 09:13:24 ÖS
ben de öyle düşünüyorum ama işte ister türk olsun ister kürt bu kardeşliği bozmak isteyenler var işte biz de bunlara insan diyoruz  tickoff:)
ama bazı kürtlerde bu ayrımcılığı yapıyorlar ama bi onlarda değil bütün milletlerde var bu... ;) yinede sonuçta bütün insanlar kardeş din,dil,ırk ayrımı olmamalı... ;)

dielosch

zaten öyle dedim ister türk ister kürt olsun bu kardeşliği bozmak isteyen SÖZDE insan olanlar çooookkk...

...mystery...

ben senin dediğine bişey demedim zaten sana yazdığım tek bişey vardı o da doğrulamak amacıylaydı zaten yaril:)

SEVGI-40

Alıntı yapılan: dielosch - Kasım 29, 2008, 09:13:24 ÖS
ben de öyle düşünüyorum ama işte ister türk olsun ister kürt bu kardeşliği bozmak isteyenler var işte biz de bunlara insan diyoruz  tickoff:)
insan demiyoruzki canim terör diyoruz

dielosch

ama diye başayınca devamında ilk yazılan metine karşı bi düzeltme gibi bişi olmalı gizem  ;) bu yüzden ama diye başlayınca o anlam çıkıyor  ;)

dielosch


...mystery...