Edirne´nin Ötesinde Biraktiklarimiz

Başlatan Nazire, Aralık 26, 2006, 01:05:22 ÖS

0 Üyeler ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Nazire

İslam olmaları sayesinde Türkler kendilerini tarih sahnesinde üstün millet
olarak devam ettirmenin de bir yolunu buldular. Öbür yandan İslam aleminde
Türklerin katılmasıyla taze bir kan ve can buldu. Türkler İslam’ı kendileri
için milli bir din haline getirdiler, bütün benlik ve samimiyetleriyle bu dine
sarılarak 11. yüzyıldan itibaren İslam Dünyası’nın bütün düşman kuvvetlere
karşı korunması işini tek başına yüklendiler. İslamiyet devrine kadar Türkler
her türlü yüksek meziyete sahip olan, fakat henüz dünyada kendi yerini tam
bulamamış olan bir milletti. İslam, onun yolunu aydınlatan bir ışık oldu ve
Türk milleti bu ışığı takip ettikçe hep yükseldi.
Prof. Dr. EROL GÜNGÖR

Edirne'nin Ötesinde Bıraktıklarımız

1912’deki Balkan Savaşı’na dek, İstanbul’dan yola çıkıp, Adriyatik denizine kadar Devlet-i Ali Osmaniye’nin sınırları içinde gitmek mümkündü. Tüm Batı Trakya, Makedonya, Arnavutluk, hatta bugünkü Yugoslavya’nın sınırları içinde yer alan Kosova ve Sancak bile Osmanlı egemenliği altındaydı. Dahası, sözkonusu “Rumeli” toprakları üzerinde yaşayan ahalinin de çoğunluğu Türk ya da Müslümandı. Edirne'den geride kalanlar Devlet-i Ali Osmaniye’nin mirasını, ya da bir başka deyişle Türkiye’nin “hayat sahasını”, muhafaza ettiler.

Bu uzun vadeli stratejik gözle Balkanlar’a bakıldığında, Türkiye’nin doğal sınırlarının Edirne’den çok daha ötelere uzandığı görülür. 1912’deki Balkan Savaşı’na dek, İstanbul’dan yola çıkıp, Adriyatik denizine kadar Devlet-i Ali Osmaniye’nin sınırları içinde gitmek mümkündü. Tüm Batı Trakya, Makedonya, Arnavutluk, hatta bugünkü Yugoslavya’nın sınırları içinde yer alan Kosova ve Sancak bile Osmanlı egemenliği altındaydı. Selanik, İmparatorluğun ikinci büyük kentiydi. Dahası, sözkonusu “Rumeli” toprakları üzerinde yaşayan ahalinin de çoğunluğu Türk ya da Müslümandı: Batı Trakya ve Makedonya’da zamanında Anadolu’dan göçmüş olan Türkler, Müslüman Pomaklar, hatta Müslüman Slavlardan oluşan bir Türk -İslam, ağırlığı oluşturuyordu. Arnavutluk, Kosova ve Batı Makedonya’da yaşayan Arnavutlar da, Müslüman olmaları hasebiyle, Devlet-i Ali’nin “has” tebasından sayılıyordu.

Ama İttihatçıların hataları ile Rusya’nın desteklediği Pan-Slavik Balkan ittifakı aynı zaman diliminde çakıştı ve 1912’de tüm bu topraklar Devlet-i Ali’nin elinden çıktı. O tarihten sonra da, anavatana büyük göçler yaşandı. Türk-İslam ahalinin önemli bir bölümü, Sırp, Bulgar ya da Yunan egemenliği altında yaşamak yerine “exodus”ü tercih etti.


Geride kalanlar, büyük zorluklarla karşılaşmışlar, asimilasyona zorlanmışlar, hatta kimi zaman katledilmişlerdi. Ama, farkında olarak ya da olmayarak, büyük bir misyonu sürdürdüler. Devlet-i Ali Osmaniye’nin mirasını, ya da bir başka deyişle Türkiye’nin “hayat sahasını”, muhafaza ettiler.


“Osmanlı Vizyonu”nun Dönüşü

Sözkonusu Türk-İslam kuşağı, Soğuk Savaş döneminde adeta uykuya yatmıştı. Öncelikle, bu kuşağın geçtiği ülkelerin neredeyse tümü-Yunanistan hariç hepsi-komünist rejimlerin egemenliğindeydiler. Dahası, Soğuk Savaş’ın durgun ve sabit atmosferi, Balkanlar’ı da dondurmuştu, bölgede hiç bir “manevra alanı” bırakmamıştı.


Osmanlı İmparatorluğu'nun bakiyesi olan Türkiye'nin Balkanlarda önemli bir "hayat sahası" vardır.
Ancak, Soğuk Savaş bitti ve tarih yeni bir döneme girdi. Balkanlar’da rejim, hatta harita değişiklikleri yaşandı. Bölgedeki Türk-İslam varlığı ise bu köklü değişimin tam merkezinde yer alıyordu. Bosna’daki savaş, bu kuşağın en batıdaki temsilcisi olan Bosnalı Müslümanlar’a yönelen Sırp saldırganlığının bir sonucuydu. Balkanların “barut fıçısı” sayılan diğer bölgeler de aynı kuşağın parçası ya da akrabasıdırlar; Kosova, Sancak ve Makedonya...

Bu durum kuşkusuz Türkiye’yi çok yakından ilgilendirmektedir. Çünkü Osmanlı’nın mirasına o sahiptir. Bu gerçek ise, Türkiye’ye hem yeni stratejik ufuklar, hem de politik ve ahlaki sorumluluklar getirmektedir.

Yunan siyaset bilimci Thanos Veremis, “Osmanlı faktörü”nün bu “geri dönüş”ünü ve Türkiye ile olan ilişkisini şöyle yorumluyor:




Balkanlar’ı potansiyel olarak destablize edecek ve bölebilecek faktörlerin başında “Osmanlı faktörü”nün yeniden ortaya çıkışı gelir. Osmanlılar’ın bölgeden çekilmesinden bu yana, Türkiye’nin Balkanlar’daki Müslümanlara yönelik ciddi bir ilgisi olmamıştı. Ancak Doğu Avrupa’da komünizmin çöküşüyle birlikte, Türkiye’nin Balkan Müslümanları ile olan ilgisi de önem kazandı.... Bulgar, Türk, Sırp, Hırvat ve Arnavut gibi farklı etnik kökenlerden gelen 5.5 milyon Balkan Müslümanı , Karadeniz’den Adriyatik’e kadar uzanan bir coğrafi kuşak oluşturmaktadırlar. Türkiye’nin, bu Balkan Müslümanlarının koruyuculuğunu üstlenerek bölgedeki etkisini büyütmesi, muhtemel bir gelişmedir.

Ayrıca, Veremis’in yine aynı makalede vurguladığı gibi, bu kuşağın çok önemli bir stratejik özelliği daha vardır: Yunanistan ile onun kuzeydeki Ortodoks müttefikleri, özellikle de Sırbistan arasında bir duvar oluşturmaktadır. Türkiye eğer bu duvarı güçlendirebilirse, Sırbistan ile Yunanistan’ı-ki gerek Bosna-Hersek yönetimi, gerekse Türk-İslam kuşağın diğer üyeleri için en büyük tehlike bu iki müttefik Ortodoks güçten gelmektedir-birbirinden ayıran bir doğal engel yaratabilir.

Kısacası Yunanlı gözler, Türko-İslami kuşağın Türkiye için büyük bir stratejik avantaj, bir “hayat sahası” imkanı yarattığını görebilmektedir.


Balkanlarda Ne Yapmalı?

Dünyada temelde iki tür devlet varlığından söz edilebilir. Aktif devletler ve reaktif devletler. Reaktif devletler, ki BM üyesi 180 küsur devletin çoğunluğunu bunlar oluşturur, uluslararası arenada hep edilgen konumdadırlar. Kendi iç sorunları ile boğuşurlar ve hiç bir zaman da dış dünyayı etkilemek gibi bir amaçları olmaz. Zayıf bir devlet mekanizmasına, bozuk bir ekonomiye, istikrarsız ya da durgun hükümetlere sahip olurlar. Aktif devletlerin de kuşkusuz iç sorunları vardır, ama bunlarla uğraşırken uluslararası arenada da söz sahibi olurlar. Strateji geliştirir ve güçlü devlet mekanizmaları sayesinde bunları kesintiye uğratmadan uygularlar. Diğer reaktif devletler gibi yalnızca kısa vadeli “günü kurtarmaya” yönelik dış politikalar değil, uzun vadeli, bilinçli ve hesaplı dış politikalar izlerler. Ve dikkat çekicidir ki, bu tür devletlerin hemen hepsi güçlü, verimli ve etkili istihbarat servislerine sahiptirler.


Balkanlardaki Türk izinin sembolü Mostar Köprüsü
Türkiye’nin sözünü ettiğimiz türden bir Balkan stratejisine ve “hayat sahası” arayışına sahip olması, kuşkusuz öncelikle, sözünü ettiğimiz aktif devletler kategorisine girmesiyle mümkündür.   

Tüm bunların ötesinde, bir de Türk toplumunun zihninde “büyük ülke” inancının ve arzusunun uyandırılması gerekmektedir. Bir imparatorluğun mirasçısı olan Türk toplumu, bu inancın mayasına sahiptir. Eğer toplum büyük bir ülkenin, bir bölge gücünün halkı olacağına inanırsa, bu inanış siyasi eliti de ister istemez etkiler. Siyasi elitin propaganda ve icraatları da toplumu yeniden besler. Bu çift-yönlü iletişim sayesinde, etkin bir “etkin ülke” siyasi kültürü oluşturulabilir. Kompleksler, paranoyalar, güvensizlikler aşılır. Devlet-Ali Osmaniye’nin olgun gururu yeniden uyanır.

Bosna’ya bu şekilde verilecek bir Türk desteği, Türkiye’nin Türk-İslam eksen üzerindeki popülaritesini ve itibarını tahmin edilemeyecek derecede artıracaktır. Kendilerini Bosna ile özdeş gören; Kosova Arnavutları, Sancak Müslümanları, Arnavutluk ve hatta Makedonya, “Türkiye şemsiyesi” altına girmek için istekli davranacaklardır. Bu iki ülkeyle zaten mevcut ancak yetersiz olan ikili anlaşmalar, çok daha kapsamlı bir zemin, özellikle de askeri zemin üzerinde genişletilebilecektir.


Türkiye’nin Hayat Sahası

Türkiye’ye Osmanlı’dan miras kalan büyük bir Balkan inisiyatifi vardır. Bu bölgedeki islam varlığı, Türkiye’nin önüne hem tarihsel ve moralpolitik bir sorumluluk, hem de büyük bir stratejik fırsat sağlamaktadır. Bu kuşağı ihya etmek, korumak, harekete geçirmek, Türkiye için ciddi bir etki alanı, bir “hayat sahası” oluşturabilir. Hatta, bir kaç aşamalı bir strateji ve Balkan haritasını köklü bir değişikliğe uğratacak muhtemel bir sarsıntı sonucunda, Türkiye’nin haritası da sözkonusukuşak boyunca Adriyatik’e kadar uzanabilir.

Bunu basit bir yayılmacılık, bir “toprak fetişizmi” olarak algılamak ise büyük bir yanılgı olacaktır. Çünkü sözü edilen coğrafya üzerinde tarihsel, kültürel ve stratejik yönden Türkiye’ye bağlı ve yakın olan halklar yaşamaktadır. Bu toplumlarla, hem de 1912’ye kadar “bizim” olan topraklar üzerinde bütünleşmek, bir “işgal” değil, “kurtarma” harekatı olacaktır.

Bu arada Türkiye, Balkanlar’da bu şekilde bir hayat sahası oluşturmakla, diğer dış politika yönlerinde, Orta Asya, Kafkaslar ve Ortadoğu’da da büyük bir stratejik avantaj ve siyasi güç elde edecektir. Bir yönde elde edilen “hayat sahası”, diğer yönleri de etkileyecektir. Ne de olsa, diğer dış politika yönlerimiz de Devlet-i Ali Osmaniye’nin mirası ile yakından ilgilidirler.



Perspektif

Atatürk'ün Milliyetçilik Anlayışı

Milliyetçilik Atatürk ilkeleri arasında son derece önemli bir yere sahiptir. Akılcılık, gerçekçilik, barışçılık ve cumhuriyetçilik gibi ilkelerle bütünleşen ve Türk milletinin birlik ve beraberliğinin temel yapısını açıklayan bu ilke, her türlü menfi yorumlara kapalıdır. Milliyetçilik ilkesi, aynı zamanda Kurtuluş Savaşı’nın da çıkış noktasını oluşturmuş ve tüm ezilen ulusların kurtuluş hareketlerine önderlik yapmış, örnek oluşturmuştur. Atatürk’ün türlü demeç ve söylevlerinde açıklık kazanmış olan bu ilke, Fransız Devrimi’nden sonra dünyaya yayılan özgürlük düşüncesinin tarihsel gelişimi içinde her ulusun kendi geleceğini kurma inancının doğal bir sonucu olmuştur.


Milliyetçilik İlkesi

Türkiye’de Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde dünyadaki gelişmelere paralel olarak milliyetçilik yönünde kıpırdanmalar olmuş, Türk dilinin ve dünyaya yayılmış Türk toplumlarının araştırılıp incelenmesi yönündeki siyasi ve bilimsel faaliyetler Türkçülük akımı olarak adlandırılmıştır. Bugün, Anayasamız’da da yer alan ve Atatürk tarafından belirlenen milliyetçilik kavramı ise temel bir ilke olarak, Türk milletinin Kurtuluş Savaşı’yla başlayan süreçte, hakimiyeti kendi iradesine aldığı dönem boyunca gerçek anlamını kazanmıştır. Atatürk bu ilkeye akılcı, gerçekçi, barışçı ve cumhuriyetçi bir nitelik kazandırdıktan sonra “Türk Milliyetçiliği” ifadesiyle gerçek kapsamını ve sınırlarını çizmiştir.

Milliyetçilik ilkesine göre, Türk ulusu büyük insanlık ailesinin yüksek onurlu bir üyesidir. Bu bakımdan bütün insanlığı sever; ulusal onur ve çıkarlarına dokunulmadıkça başka uluslara karşı düşmanlık beslemez ve aşılamaz. Milliyetçilik ilkesi, bütün çağdaş uluslarla uyum içinde yaşamakla birlikte, Türk toplumsal varlığının özel karakterini ve başlı başına bağımsız kimliğini saklı tutmayı esas sayar. Bu bakımdan kendi özüne aykırı akımların ülkeye girmesini ve yayılmasını istemez.

Atatürk milliyetçiliği, gerek bağımsız, gerekse başka devletlerin uyruğu olarak yaşayan bütün Türkleri derin bir kardeşlik duygusuyla candan sevmek ve onların refah ve gelişmesini candan dilemekle birlikte, siyasal sınır olarak Türkiye Cumhuriyeti sınırlarını tanır. Milliyetçilik ilkesine göre, TürkiyeCumhuriyeti içinde, Türk dili ile konuşan, Türk kültürü ile yetişen, Türk ulusunun her yönden yükselmesi düşüncesini benimseyen her birey, hangi dinden olursa olsun Türk’tür. Milliyetçilik ilkesini, ulusal bilincimize Kurtuluş Savaşı ile perçinleyen güç, Türk toplumunu birbirine bağlayan en yüce bağın ulusçu bağ olduğu inancıdır. Bu ulusçu bağın en özlü deyişi “Ulusal Birlik Duygusu”dur.

Milliyetçilik ilkesi özet olarak: “Türk ulusunun yüksek karakterini, yorulmaz çalışkanlığını, doğuştan gelen zekasını, bilime bağlılığını, güzel sanatlara sevgisini, ulusal birlik duygusunu aralıksız olarak ve her türlü araç ve önlemlerle besleyerek geliştirmek”tir. Milliyetçilik ilkesi, Türk ulusunun “bütün bireylerini, kaderde, kıvançta ve tasada ortak bir bütün halinde ulusal bilinç ve ülküler çevresinde toplamak” inancıdır.



Ne Mutlu Türküm Diyene

Atatürk milliyetçiliği, Türk toplumunun en eski kaynaklarına dek, bütün tarihine uzanmakla birlikte asla bir ırk milliyetçiliği, bir şovenlik değildir. Akıp giden zaman içinde Türk ulusunun, çok eski bir ulus olduğu bilincini uyandırarak ulusal bağları besleyen, geliştiren bir kültür milliyetçiliğidir. Bu milliyetçilikte yurt, Atatürk’ün daha ulusal Kurtuluş Savaşı’na başlarken ulusal antlaşma (Misak-ı Milli) ile sınırları çizilmiş bugünkü Türk yurdudur. O’nun ‘’Ne mutlu Türküm diyene’’ sözü de zaten böyle bir anlama gelir. Kendini Türk bilen, Türk duyan, Türk olmakta övünen ve tarihimize, yurdumuza, ulusumuzun yarınlarına inanan her yurttaşı, Türk kabul eden gerçekçi, insancı bir milliyetçiliktir bu. Amacı da, ulusal sınırlarımız içinde yaşayan Türk halkının kendi öz değerlerini, temel kültürünü, çağdaş uygarlık ilkelerine göre işleyip geliştirmek, onu iç-dış bütün bağlayıcı, engelleyeci öğelerden kurtararak ilerletmek, refaha, mutluluğa, kavuşturmaktır.


Türklerde Adalet ve Hoşgörü

Tarihte hiçbir devlete nasip olmayacak kadar uzun ömürlü devletler kuran Türkler, sınırları Asya. Afrika ve Avrupa’ya kadar uzanan ihtişamlı imparatorluklar kurmuş ve idaresi altındaki 30'dan fazla ırk ve dine mensup insana adeletli ve hoşgörülü davranmıştır.

Türk Milleti tarihinde hiçbir zaman devletsiz yaşamamıştır. Tarihte hiçbir devlete nasip olmayacak kadar uzun ömürlü devletler kuran Türkler, sınırları Asya. Afrika ve Avrupa’ya kadar uzanan ihtişamlı imparatorluklar kurmuş ve idaresi altındaki çeşitli ırk ve dinden insanlara adeletli ve hoşgörülü davranmıştır. Özellikle Osmanlı İmparatorluğu, sınırları içerisinde çeşitli dinlerden 30’u aşkın ırkın mensubu huzur ve güven içerisinde yaşamış kimsenin inanç ve geleneklerine karışılmamıştır. Osmanlı sınırları içerisinde bulunan hiçbir millet sömürge muamelesi görmemiş, her milllete Osmanlı kültür ve medeniyeti götürülmüş, ekonomik ve sosyal yönden gelişmelerine zemin hazırlanmıştır.


Tarihin Dönüm Noktası

Türklerin islam dinini kabul etmeleri aslında dünya tarihinin en önemli dönüm noktalarından biri olmuştur. İslam dinini kabul ederek millet olma sürecini tamamlayan Türkler, islam dünyasının önderliği görevini üstlendikten sonraislam ümmeti içerisindeki asırlardır devam eden halifelik, kabile ve mezhep kavgalarına son vermiş, islamın yayılması ve güçlenmesine büyük ölçüde katkıda bulunmuşlardır.

11. asırda tamamen müslümanlığı kabul eden Türkler islam dininin yayılmasında islam dünyasına yeni bir ruh ve soluk kazandırmış, özellikle başta Hint alt kıtası olmak üzere dünyanın dört bir yanına islammedeniyetini götürmüşlerdir.


Türkler Anadolu'da Nasıl Karşılandı?

Anadolu Türkler tarafından fethedilmeden önce Bizans hakimiyeti altındaydı. Ermeniler, Gürcüler, Süryaniler ve Yakubiler Bizans idaresi altında yaşıyorlardı. Bizans Devleti ise idaresi altındaki milletleri siyasi ve dini açıdan baskı altına almış, ağır vergi yükü altında farklı mezhep, din ve ırktan insanların yaşam alanını oldukça daraltmıştı. Baskı politikasına direnen azınlıkların köyleri imha edilmiş taşınmaz mallarına el konulmuştu. Hatta ortodoks mezhebini tanımayan hristiyanlar bile bu zulümden nasibini almış, insanlara kılınç zoruyla ortodoks mezhebi kabul ettirilmeye çalışılmıştı.

Türklerin Anadolu’ya ayak basışı Bizans boyunduruğu altında inleyen azınlıklar içinde bir kurtuluş olmuştu. 1071 yılında Malazgird Savaşı’nda Ermenilerin Bizans’a karşı Türklerin yanında yeralması, savaşa katılan Ermenilerin savaş alanını terkederek Bizans ordusunu zor durumda bırakması savaşın kazanılmasında önemli rol oynamıştır.

Anadolu’da Bizans hakimiyetinin sarsıntıya uğraması Rumları da huzursuz etmişti. Siyasi ve dini baskıların yanısıra ekonomik bozukluk başgösterince Rumlar da Ermeniler gibi bölgeye adalet ve barış getiren Türk yönetimine sıcaklık duymaya başlamışlardı.


Gayrimüslimlerin Osmanlı'ya Bakışı

Anadolu Selçuklu Devleti yıkıldıktan sonra, onun yerine uç beyliği olarak ortaya çıkan Osmanlı Beyliği bu avantajı iyi kullanarak kısa sürede büyük bir devlet haline gelmişti. Bizans topraklarında devam eden Osmanlı fetihleri, Bizansın Hristiyanlar üzerindeki etkinliğini de günden güne azaltıyordu. Bizans valilerinin siyasi, dini ve ekonomik baskılarından bunalan azınlıklar tek kurtuluş yolu olarak Osmanlı idaresini görüyorlardı. Bilecik, Yarhisar, İnegöl ve Köprühisar’da azınlıkların temel hak ve özgürlüklerine Osmanlı idaresi tarafından herhangi bir müdahalede bulunulmaması, aksine azınlıkların dinini ve geleneklerini yaşaması konusunda yeni hakların tanınması pek çok bizans şehrinin hiçbir direnç göstermeden Osmanlı idaresine geçmelerine neden olmuştu. Nitekim Bursa’nın fethi de bu şekilde olmuş, civar yerleşim merkezlerindeki adil idareden etkilenen Rumlar, Bursa’nın fethi sırasında Osmanlı akıncılarına hiçbir müdahalede bulunmamışlardı.

Orhan Gazi’nin oğlu Süleyman Paşa tarafından Osmanlı topraklarına katılan Hristiyan vilayetlerdeki yüzlerce insan Türk-İslam ahlakının üstün vasıflarından etkilenerek müslümanlığı tercih ederken, birçok tekfur kendi isteğiyle Osmanlı hakimiyeti kabul ederek islam dinini seçmiştir.


Türk Adaleti Rumeli'de

Türkler Rumeli topraklarına geçmeden önce bölgede toplumsal açıdan bir bunalım yaşanıyordu. Türklerin Rumeli topraklarına girmesi sırasında halk yönetime karşı toplumsal bir patlamanın eşiğine gelmişti.Ortodoks ve katolikler arasında mezhep tartışmaları sürerken Bogomil mezhebine bağlı olan Boşnaklar iki mezhebin baskısı altında eziliyordu.

Rumeli’ye giden Osmanlı Ordusu’nun başında Orhan Gazi’nin oğlu Süleyman Paşa bulunuyordu. Yarım asırlık bir zaman diliminde Balkan ülkelerinin tamamı Osmanlı sınırlarına katıldı. Yapılan seferlerde yöneticilerinden memnun olmayan halk Osmanlı Ordusu’na herhangi bir mukavemette bulunmadı. Çünkü tebasına adaletle hükmeden Osmanlı yönetiminin yerel halkın desteğiyle Balkanlar’da ilerleyişi kolay gerçekleşmişti.


Boşnaklar ve Türkler

Katolik ve Ortadoks mezhepleri uymayan inançlarıyla bu iki mezhebin baskısı altında kalan Boşnaklara yapılar zulüm özellikle 13. yüzyılda had safhaya ulaşmıştı. Türklerin Balkanlara gelmeleri ise diğer diğer millletler gibi Boşnaklar için bir umut ışığı olmuştu. Bogomil mezhebine mensup olan Boşnaklar Türklerin Balkanlara hakim olmasıyla birlikte Katolik ve Ortodokslarla birlikte eşit haklara sahip olmuştu.

Bosna-Hersek’in fethi ile birlikte Türklere yakınlık duyan Boşnaklar kitleler halinde islam dinini kabul etmeye başladılar. 15. yüzyılın sonlarında Boşnakların tamamı müslümanlığı kabul etmişti. Boşnaklar bu süreçte sadece islamiyeti değil Türklüğü de seve seve benimsediler.

Boşnaklar müslüman olduktan sonra Osmanlı yönetiminde önemli görevler aldılar. Osmanlı devlet yönetiminde dokuz sadrazam, çok sayıda komutan, vali ve devlet adamı Boşnak asıllıydı. Sayıları 50 bine kadar ulaşan Bosna Ordusu Avrupa seferlerinde görev alırken, Osmanlı Ordusu’nun en uç karakolu olarak Batıya karşı koruyuculuk görevini de üstleniyordu.

   
   


Türk Islam Kültürü . COM

Nazire

Türkler milli, İslami ve insani duyguların ahenkli bir terkibi sayesinde bir dünya
nizamı davasına bağlanırken bu esaslara göre Allah'ın cihan hakimiyetini
kendilerine emanet ettiğine inanıyorlardı ve bu emanete saygı göstermek
suretiyle de bir hanedan, bir sınıf ve zümrenin veya sadece bir milletin
değil, hüküm sürdükleri bütün kavim ve dinlerin hamisi olduklarını
düşünüyorlardı. Türk Cihan Hakimiyeti ve nizamının milletlerarası bir
mahiyet alması, İslami ve insani esaslar dahilinde tekamülü
bu sayede mümkün olmuştur.

Prof. Dr. OSMAN TURAN

Türk Milli Kültürünün Temeli

Gerçekten de, en güçlü olduğu çağlarda bile Müslüman Türk’ün, diğer halkları aşağı gören veya sömüren bir bakış açısı taşımaması dikkat çekicidir. Halkı ezen, sindiren, adaletten habersiz yönetici tipinin ön planda olduğu materyalist Batı anlayışı, “Cihan Hakimi” olduğu devirde bile, Müslüman Türk yöneticilerde asla görülmemiştir.

Türk Milleti'nin sahip olduğu “hars”, son derece şerefli bir tarih ve üstün bir karaktere dayanmaktadır. Türkler, tarih boyunca asla esaret altında yaşamayı kabul etmemiş ve 16 bağımsız devlet kurmuş bir millettir. Tarih boyunca mertlikleri vedürüstlükleri ile tanınmışlar, zulüm ve adaletsizlikten uzak karakterleriyle düşmanlarının bile takdirlerini toplamışlardır.

İslam tarihi incelendiğinde, Abbasi Devleti’nin son zamanlarından itibaren İslam sancağının el değiştirdiği dikkat çekmektedir. Selçuklular’la başlayan bu dev süreç Osmanlı’yla devam etmiş ve bu asırlar İslam’a büyük hizmetlerin yapıldığı ve müslümanlığın en geniş coğrafi alana, en geniş insan kitlelerine ulaştırıldığı dönemler olmuştur.

Halkımızın İslamiyet’le şekillenen karakterinin en dikkat çeken özelliği, haksızlığa ve zulme karşı olan tepkisidir. Türk halkı, tarih boyunca birçok imparatorluklar ve süper devletler kurmuş, üç kıtaya nizam vermiştir. Adalet ve hoşgörü prensipleri üzerine kurulu Türk devlet anlayışı, özgürlüğün, barışın ve huzurun güvencesi olmuştur. Tarih sahnesinde Müslüman Türkler hemen her dönemde, “yönetici” vasıflarıyla boy göstermişler, adaletli ve merhametli yönetimleriyle örnek teşkil etmişlerdir. Türk Milleti, tarihin hiç bir döneminde zalime destek vermemiş ve her zaman ezilenin, mazlumun yanında yer almıştır.
Farklı kültürlere ve inançlara sahip, farklı dilleri konuşan birçok milleti aynı bayrak altında ve büyük bir hoşgörü çerçevesinde sevgi ve saygı hudutları içinde yaşatabilmek elbette önemli bir başarıdır. Ünlü düşünür ve yazar Voltaire (1694-1778) Türkler, Müslümanlar ve Ötekiler adlı eserinde bu gerçeğe şöyle dikkat çekmiştir:

Türklerin sanatı kumandanlıktır. Otuz milleti bayrağı altında toplayan bir devlet kurmayı başarmışlardır. Türk İmparatorluğu Avrupa devletlerinden hiçbirine benzemez.....

Büyük tarihçilerimizden İ. H. Uzunçarşılı da, Voltaire’in işaret ettiği bu gerçeği Osmanlı Tarihi eserinin 1. cildinde şu cümlelerle tasdiklemiştir:

Osmanlılar işgal ettikleri bölgelerde; o güne kadar ezilmiş, hor görülmüş insanlara düşünce ve vicdan özgürlüklerini tanımışlar, haksız tutumlara son vermişler, vergi angaryalarını ortadan kaldırmışlar; kısacası halkla kaynaşma yoluna gitmişlerdir.

Gerçekten de, en güçlü olduğu çağlarda bile Müslüman Türk’ün, diğer halkları aşağı gören veya sömüren bir bakış açısı taşımaması dikkat çekicidir. Halkı ezen, sindiren, adaletten habersiz yönetici tipinin ön planda olduğu materyalist Batı anlayışı, “Cihan Hakimi” olduğu devirde bile, Müslüman Türk yöneticilerde asla görülmemiştir.

Müslüman Türk Milleti, şartların gerektirdiği türlü zorluklara her zaman katlanmış, mukaddes değerleri uğrunda her türlü sıkıntıya seve seve talip olmuştur.

Ahlaki değerlerine, dinine, milliyetine, bağımsızlığına, hürriyete ve adalete düşkün Müslüman Türk Halklarının omuz omuza vererek büyük bir güç haline gelmesi, materyalist düşünceye ve yaydığı sapkın felsefelere karşı en büyük darbenin indirilmesi anlamına gelecektir. şüphesiz, böyle bir gelişme dünya tarihinde bir dönüm noktası olacaktır.

Aslında karşı karşıya olduğumuz sinsi saldırılar ve provokasyonlar, sahip olduğumuz gücü de ortaya koymaktadır. Eğer elele verir, Müslüman Türk kimliğine, milli ve manevi değerlerimize sarılır ve tarihimizdeki kardeşlik geleneğini canlandırırsak büyük bir bunalım ve kargaşa içinde olan dünyaya da ışık tutmamız mümkün olacaktır.

Çünkü Türkler, yeryüzüne hakim oldukları her dönemde, dünyaya nizam vermişlerdir. Büyük Türk hakanı Bilge Kağan, asırlar öncesinde bu durumu şöyle açıklamaktadır:

Doğuda gün doğusuna, güneyde gün ortasına, batıda gün batısına, kuzeyde gece ortasına kadar ülkelerde yaşayan bütün milletler hep bana bağlıdır. Bunca milleti düzene soktum. Artık karışıklık yok. Türk kağanı Ötüken’de oturdukça ülkede düzen bozulmaz.

Türk beyleri, millet, işitin!

Üstte gök batmasa, altta yağız yer delinmese, Türk Milleti, senin ilini ve töreni kim bozabilir? Ey Türk Milleti, titre ve kendine dön!


Unutulan Vatan Doğu Türkistan

Bugün Doğu Türkistan'da yaşayan Müslüman Türkler, sebepsiz yere tutuklanmakta, rejime karşı oldukları iddiası ile idama mahkum edilerek kurşuna dizilmekte, müslümanların ibadetlerini topluca yapmaları engellenmekte, kazançları acımasız vergilerle ellerinden alınmakta, halk açlık tehlikesiyle ölümün eşiğinde yaşamakta, yanıbaşlarında yapılan nükleer denemelerle ölümcül hastalıklara yakalanmaktadır.

20. yüzyılda dünyanın dört bir yanında savaşlar, iç kargaşalar, toplu katliamlar, terörün her türlüsü insanlığa dehşet saçtı. Dünya tarihinde ilk kez, savaşlarda bu kadar çok sivil insan hedef alınarak öldürüldü. Hemen hemen her kıtanın bir veya birkaç köşesinde dinmeyen bir zulüm ve kargaşa ortamı oluştu. Dünyayı böylesine kana bulayan, insanlara zulmün her türlüsünü yaşatan neden ise, 19. yüzyılın köhne ve ilkel bilimsel metodlara sahip zihinlerinin ürettiği ideolojilerdi.

Her ne kadar Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla komünizmin siyasi bir rejim olarak çöktüğü kabul edilse de, komünist ideoloji ve uygulamaları hala devam etmektedir. Hala Kızıl Ordu zihniyetinin hakim olduğu Rusya'nın Çeçenistan'da, Çin'in ise Doğu Türkistan'da yürüttüğü uygulamalar bunun en önemli göstergelerindendir. Bugün Doğu Türkistan'da yaşayan Müslüman Türkler, Mao'nun Kızıl Çin'in de yaşananların tekrarını yaşamaktadırlar. Gençler sebepsiz yere tutuklanmakta, rejime karşı oldukları iddiası ile idama mahkum edilerek kurşuna dizilmekte, müslümanların ibadetlerini topluca yapmaları engellenmekte, kazançları acımasız vergilerle ellerinden alınmakta, halk açlık tehlikesiyle ölümün eşiğinde yaşamakta, yanıbaşlarında yapılan nükleer denemelerle ölümcül hastalıklara yakalanmaktadır. Batılı ülkeler ise, Çin tarafından tüm dünya ile irtibatı özellikle kesilen bu topraklardaki insan hakları ihlallerini her zamanki gibi görmezlikten ve duymazlıktan gelmektedir.


Doğu Türkistan'da Çin Zulmü

Doğu Türkistanlı Müslüman Türkler, yaklaşık 250 yıldır Çin egemenliği altında yaşamaktalar. Çinliler, bir İslam toprağı olan Doğu Türkistan'a "kazanılmış topraklar" anlamına gelen "Sincang" adını koydular ve burayı kendi toprakları olarak tanımladılar. 1949 yılında Mao önderliğindeki komünistlerin Çin'in yönetimini ele geçirmelerinin ardından, Doğu Türkistan üzerindeki baskılar eskisine oranla daha da arttı. Komünist rejim politikası, asimile olmayı reddeden müslümanların fiziksel olarak imhasına yöneldi. Katledilen müslüman sayısı korkunç boyutlara ulaştı. 1949-1952 yılları arasında 2 milyon 800 bin; 1952-1957 arasında 3 milyon 509 bin; 1958-1960 yılları arasında 6 milyon 700 bin; 1961-1965 yılları arasında 13 milyon 300 bin kişi ya Çin ordusu tarafından öldürüldüler ya da rejimin doğurduğu kıtlık sonucunda öldüler. 1965'ten sonraki katliamlarla birlikte, öldürülen Doğu Türkistanlı sayısı 35 milyon gibi inanılmaz bir rakama ulaştı.

Halkın hayatta kalabilen bölümü ise büyük baskı ve işkencelere maruz bırakıldı. Doğu Türkistan'ın uzun süre sürgünde yaşayan merhum lideri İsa Yusuf Alptekin, Türkiye'de yayınlanan Doğu Türkistan Davası ve Unutulan Vatan Doğu Türkistan adlı kitaplarında sözkonusu baskı ve işkenceleri ayrıntılarıyla anlatır. Bu kitaplarda anlatıldığına göre, Doğu Türkistan'da halka uygulanan baskılar, Sırplar'ın Bosna'da Müslüman Boşnaklara veya Kosova'da Arnavut çoğunluğa uyguladıklarından farklı değildir. Ülkedeki Çin mahkemelerinin "ceza" yöntemleri de son derece acımasızca ve vahşidir. Diri diri toprağa gömmek, öldüresiye dövülen bir insanı çıplak halde karlarda yatırmak, iki bacağı iki ayrı öküze bağlanan bir insanı ikiye bölmek gibi "ceza"lar uygulanmıştır.


Asilimasyon ve Köklü Bir Kültürü Yok Etmeye Yönelik Uygulamalar

Rejim, 1949 yılından itibaren müslümanları imha ederken bir yandan da bölgeye sistemli bir biçimde Çinli göçmen yerleştirdi. Çin hükümetinin 1953 yılında başlattığı bu kampanyanın etkisi son derece düşündürücüdür. 1953 yılında bölgede % 75 Müslüman, % 6 Çinli yaşarken bu oran 1982 yılında %53 Müslüman, % 40 Çinli'ye yükseldi. 1990 yılında yapılan nüfus sayımında ulaşılan % 40 Müslüman, % 53 Çinli nüfus oranı bölgedeki etnik temizliğin boyutlarını göstermesi açısından son derece önemlidir.

Bu arada Çin yönetimi, Doğu Türkistanlı müslümanları nükleer denemelerinde kobay olarak kullanmıştır. Bölgede ilk olarak 16 Ekim 1964 tarihinde başlatılan nükleer denemelerin olumsuz etkileri yüzünden bölge insanı ölümcül hastalıklara yakalanmış, 20 bin özürlü çocuk dünyaya gelmiştir. Nükleer denemeler nedeniyle ölen müslüman sayısının 210 bini bulduğu bilinmektedir. Binlerce insan ise sakat kalmış, binlercesi de sarılık vebası, kanser gibi hastalıklara yakalanmıştır.


Zulmün Asıl Nedeni: İslam Düşmanlığı

Çin'in, Doğu Türkistan'daki halka uyguladığı zulmün en önemli nedenlerinden biri halkın müslüman olmasıdır. Çünkü Çin, bölge üzerindeki hakimiyet ve sultasını kuvvetlendirmeye karşı en büyük engel olarak halkın İslami kimliğini görmektedir.

Halkı dininden vazgeçirmek için her türlü yıldırma ve baskı yöntemini kullanan Çin şovenizmi en fanatik dönemini Mao'nun 1966-1976 yılları arasında uygulattığı Kültür Devrimi esnasında yaşadı. Camiler yıkıldı, toplu ibadet yasaklandı, Kuran kursları kapatıldı ve bölgeye yerleştirilen Çinliler özellikle müslümanları taciz etmek için domuz beslemeye başladılar. Okullarda dinsizlik propagandası yapıldı. Ayrıca bütün iletişim araçları vasıtasıyla insanların dinden soğutulmaları için yoğun çaba harcandı. Dini ilimlerin öğrenilmesi ve dini bilgilere sahip öncü kişilerin halkı eğitmeleri ise tamamen yasaklandı. Buna rağmen halkın İslami kimliği yok edilemedi.

1996 yılından beri on binlerce Uygur kamplarda tutulmaktadır ve bu kamplardakilere ağır işkenceler yapıldığı bilinmektedir. Bir af teşkilatının resmi yazısında da belirtildiği gibi sanıklar, tek celsede biten davalarda ya kürek cezasına mahkum edilmekte veya meydanlarda infaz mangaları tarafından kurşuna dizilmektedir. Çünkü mahkemeler, komünist partinin talimatı ile çalışmaktadır. En dehşet verici olansa hamile kadınların evlerinden alınarak gayrı sıhhi şartlarda kısırlaştırılmaları, sınırlama fazlası doğan bebeklerin ailelerine rağmen öldürülmeleridir.

Batılı güçler ise her zamanki gibi tüm bu vahşete karşı tepkisizdir. Birleşmiş Milletler'in soykırım için yaptığı tanım, Çin işgali altındaki Doğu Türkistan'daki duruma tam olarak uymaktadır. Buna rağmen Doğu Türkistanlılar BM'nin koruyucu şemsiyesi altına girememektedir. BM'ye yapılan tüm başvurular geri çevrilmiştir. 25 milyon Doğu Türkistanlı müslüman, halen Çin baskısı altındadır. Binlerce siyasi tutuklu vardır ve bazıları hapishanelerde "kaybolmuş" durumdadırlar. Tutuklulara işkence yapılması ise artık sıradan bir olay haline gelmiştir.

Kısacası Çin, Uzakdoğu'nun en önemli İslam-karşıtı güçlerinden biridir. Doğu Türkistanlı müslümanlara yönelik politikasının yanında, etrafındaki İslami potansiyel için de ciddi bir düşmandır. Dünyanın en kalabalık ülkesinin bu stratejik "anti-İslami" konumunu, komünist rejimden kapitalist ekonomiye geçilmesiyle de hiçbir şekilde azalmamıştır.


Bu Zulme Kim Dur Diyecek?

Son 150 yıldır İslam alemi dünyanın birçok bölgesinde benzeri zulüm ve baskıya maruz kaldı. Bu zulmün arkasındaki çevrelerin en büyük hedefi dini, özellikle de müslümanlığı ortadan kaldırmaktı. Bu amaçla, neredeyse bir asır boyunca müslüman katliamına giriştiler. Bugün Çeçenistan'ın Ruslar dolayısıyla yaşadığı zulüm, Doğu Türkistan'da da Çin nedeniyle yaşanmaktadır. Dünya bu zulme göz yummaktadır. Ancak, vicdan sahibi insanlar bu zulmü durduracak bir yol bulabilirler. Herşeyden önce, Doğu Türkistan meselesi sadece Uygurların bir sorunu olarak görülmemeli ve onların tüm sorumlulukları vicdan sahibi insanlar tarafından sahiplenilmelidir. Akıllı, cesur ve uzak görüşlü politikalarla Türkiye'nin ve Türk Milleti'nin de bu sorunun çözümünde önemli bir katkısı olacağı inancındayız.


Perspektif

Türk Milliyetçiliğinin Temeli Manevi Değerlere Bağlılık

Türkiye’nin gelecek yüzyılda çevresinde söz sahibi bir dünya gücü haline gelebilmesi için, siyasi ve ekonomik gelişmesinin yanısıra, milli kültürünü de sağlam temellere oturtması gerekir.

Milli kültürümüzün özü, milletçe mukaddes saydığımız manevi değerler, yani inançlardır. şüphesiz ki, bu değerler birlik ve beraberliğimizin muhafazası için vazgeçilmez birer ihtiyaçtır.

Bir milletin fertlerini birarada tutan en güçlü bağ olan ortak manevi değerler; aile, ahlak ve devlet müesseselerinin de devamını sağlayan en önemli unsurdur. Dinin varolmadığı veya dini değerlerin ortadan kalktığı bir toplumda, bunun kaçınılmaz bir sonucu olarak aile, ahlak ve devlet kavramları da geçerliliğini yitirecek ve kısa süre içinde ortadan kalkacaktır. Böyle bir gelişme ayrıca, tarihi ve kültürü ne kadar eskiye dayanırsa dayansın bir milleti birbirine bağlayan milli ve manevi tüm bağların parçalanmasını, anarşinin hortlamasını ve toplumun bölünmesini kaçınılmaz hale getirecektir.

İşte bütün bu nedenlerden ötürü, toplum dokusunun emniyet sübabı niteliği taşıyan manevi değerlerinin devamını sağlayamayan bir ulus, sosyolojik ve bilimsel açıdan ayakta duramaz. Gerek kişi, gerekse toplum açısından dinin lüzumlu bir müessese olduğunu belirten, siyasi alanda yaptığı sayısız reformla bu sağlıklı bakış açısını geniş kitlelere yaymayı hedefleyen Büyük Önder Atatürk, Türk Milleti’nin dindar olmasını ve dini değerlerini muhafaza etmesini “Din lüzumlu bir müessesedir. Dinsiz milletlerin devamına imkan yoktur”; “Din vardır ve lazımdır” sözleriyle teşvik etmiştir.

şanlı bir tarihe sahip, büyük ve köklü bir medeniyetin temsilcisi olmuş Müslüman Türk Milleti, özellikle İslamiyet’in kabulünün ardından daha güçlü bağlarla birbirine bağlanmıştır.

Sultan Alpaslan’ın Malazgirt’teki zaferinin ardından, Anadolu’da Müslüman Türk halkının egemenliği başlamış ve manevi yönden yapılan fetihle de bu egemenlik sağlamlaştırılmıştır. Anadolu’nun kapılarını müslümanlara açan Sultan Alpaslan’dan itibaren Türk yöneticilerin ve yanlarındaki kadroların en temel özellikleri, İslam dinine olan sadakatleri olmuştur. Aylarca at sırtında ordularının başında savaşan komutanlar, dini geniş kitlelere ulaştırmak amacıyla aylar boyu sefer üstüne sefer düzenleyen şanlı Türk Ordusu, İslam’ı anlatmak için Orta Asya’daki yurtlarını bırakarak Anadolu’ya koşan manevi önderler hep bu bağlılığın en büyük temsilcileri olmuşlardır.

Türklerin İslamiyet’i kabulünden sonra kurulan Türk devletlerinin (özellikle Osmanlı İmparatorluğu’nun), İslam’dan önce kurulan Türk devletlerine göre daha istikrarlı ve uzun ömürlü olmasının nedeni, kaynağını dinden bulan bu ortak kimliktir. Çünkü din ortak paydası, tarih bilinci, etnik kimlik bilinci, dil birliği, toprak birliği gibi unsurlardan daha güçlü bir şekilde bireyleri birbirine bağlar. Bu bağ o derece kuvvetlidir ki milletin siyasi çalkantıları atlatmasını, dışarıdan gelebilecek bir saldırı ya da tacize karşı dayanaklı olmasını ve ayakta kalmasını sağlar. Diğer taraftan dini ve milli bağları zayıf, hatta dinsiz toplumlar tarih sahnesinde çok kısa süreler boyunca yer alabilmişler ve zaman içinde asimile olup gitmişlerdir.

Müslüman Türk Milleti, en zor dönemlerinde bile İslam’ın sancaktarlığını yapmış, bu sayede mevcudiyetini, bütünlüğünü ve otoritesini muhafaza etmiştir. 2000’li yılları modern, ilerici ve refah düzeyi yüksek bir Türkiye olarak karşılamak isteyenler, bunun ancak dini kimliğimizin korunması ile gerçekleşebileceğini, yoksa dinin olmadığı bir ortamda toplumdan da, milletten de, devletten de söz edilemeyeceğini bilmelidirler.


Tarihte Türk Devletleri
Uygurlar

Büyük Hunların torunları olan Uygurlar 646 yılında Uygur Kağanlığı adında bir devlet kurdular. Ancak bu devlet Göktürk Devleti'nin meşhur kağanıKapgan tarafından yeniden devlete bağlandı. 745 yılında Göktürk Devleti'nin içine düştüğü kargaşa ortamından faydalanan Uygurlar, beyleri Kutlug Bilge Kül'ün idaresinde bu devleti ortadan kaldırdılar ve Kutlug Bilge Uygur Kağanı oldu.

751 yılında Çin ordusunun Talas Savaşı'nda Karluk ve Araplara mağlup olması üzerine Çin ordusu büyük ölçüde güç kaybetmişti. Uygurlar bir taraftan dağınık Türk kabilelerini kendi idaresi altında toplarken bir yandan Çin üzerindeki baskıları arttırdılar.

Kutlug Bilge'den sonra oğlu Moyonçur, sonra da onun oğlu Bögü Kağan Uygur tahtına oturdu. Uygurların en parlak devri de Bögü Kağan'ın 20 yıllık hükümdarlık devri olmuştur.

Uygurların son büyük Kağanı 833'te öldükten sonra, devlet içerisinde iç karışıklıklar başgösterdi. Uygur federasyonu içindeki en güçlü Türk uruklarından Kırgızlar gitgide kuvvetlenerek onlara rakip oldu. Bu arada Mani dini mensuplarının Uygurların bir kısmını bu dine sokmasısavaşçı bir yapıdaki halkta olumsuz bir etki yaratmıştı. Kırgızlar 840 yılında Uygur başkentine girerek Uygur kağanı dahil pekçok insanı kılınçtan geçirdi.

Uygurlar bu mağlubiyetten sonra fazla bir varlık gösteremezken bir kısmı Kuzey Çin tarafına, bir kısmı da bugünkü Doğu Türkistan denilen topraklara göçettiler. Ancak Doğu Türkistan'daki Uygur Devleti ticaret yolları üzerinde bulunduğu için iktisadi bakımdan çok gelişti. İslamiyet öncesi Türk tarihinde kültürel açıdan Uygur Devleti'nin önemli bir yeri vardır. Bugün medeniyet yerine kullanılan "Uygarlık" kelimesi Uygurlardan esinlenerek günümüze kadar ulaşmıştır.

   
Türk islam kültürü . com



Nazire

Türkler bir ırk ve bir millet olarak haysiyetle yeryüzünün en şerefli
insanlarıdır. Karakterleri pek asil ve yücedir... Asaletleri alınlarında ve
amellerinde yazılıdır... Bütün hareketleri asilanedir ve vecd ile yaşayan
duygulu bir millettir. Onların yurdu efendiler diyarıdır,  kahramanlar,
şehidler ülkesidir. Bence insaniyete şeref veren böyle bir milletin
düşmanı olmak insanlığın düşmanı olmaktan farksızdır. Böyle bir
lekeden Allah beni korusun.

LAMARTIN


Avrupa'da Esen Irkçılık Rüzgarları

Yakın tarihimiz dünyanın daha pek çok yerinde Türk soyuna mensup insanların maruz kaldığı bu tip insanlık dışı eylemlerle doludur. Bu insanlık dışı hareketlerin önüne geçilmesinin tek yolu ise bu ideolojilere zemin oluşturan fikirlerin geçersizliğini ortaya koymaktır. Çünkü kişilerin, ya da küçük gruplaşmaların önüne geçmekle bu gibi olayları durdumak mümkün değildir. Türk Milletini "aşağı ırk" olarak gören Darwinist anlayışın modern bilimin bulguları ışığında çökertilmesi Milletimize karşı gelişen ırkçı hareketlerin de sonu olacaktır.

Nazizm, I. Dünya Savaşı’ndan yenik çıkan Almanya’da doğdu. Nazi Partisi’nin lideri, hırslı ve saldırgan bir kişiliğe sahip olan Adolf Hitler’di. Hitler’in dünya görüşünün temelini ise ırkçılık oluşturuyordu. Hitler Alman milletinin asli unsurunu oluşturan Ari ırkın, diğer tüm ırklardan üstün olduğuna ve onları yönetmesi gerektiğine inanmıştı. Ari ırkın yakında bin yıllık bir dünya imparatorluğu kuracağını hayal ediyordu. Hitler’in bu ırkçı teorilerine bulduğu bilimsel dayanak ise, Darwin’in evrim teorisiydi.

Hitler’in fikirlerine değer verdiği kişilerden biri, ırkçı Alman tarihçi Heinrich von Treitcshke idi. Treitcshke, Darwin’in evrim teorisinden şiddetle etkilenmiş ve ırkçı görüşlerini de Darwinizm’e dayandırmıştı. “Uluslar ancak Darwin’in yaşam kavgasına benzer şiddetli bir rekabetle gelişebilirler” diyordu. Treitcshke’nin diğer bir ifadesi ise onun diğer ırklara bakışını ifade ediyordu:

Sarı uluslar sanat yeteneklerinden ve siyasal özgürlük anlayışından yoksundurlar. Siyah ırkların görevleri ise beyazlara hizmet etmek ve sonsuza dek beyazların tiksintilerine hedef olmaktır… (çünkü) yamaklar olmaksızın hiçbir kültür var olamaz… (Burns,Çağdaş Siyasal Düşünceler 1850-1950, s.446)


Nazi Irkçılığının Sözdebilimsel Kökeni

Darwinizm’in ve Nazizm’in gelişmesinde büyük bir rolü olan, bu Sosyal Darwinizm’in faşist yorumu, Friedrich Nietzsche’nin Darwin’i benimsemesiyle ilk önemli adımlarından birini atmıştı. Nietzsche, insanların çoğunu “köle ahlakı”na sahip sefiller olarak görüyor, ancak aralarındaki az sayıda bir grubun “üstün-insan” olduğunu düşünüyordu. Aynı ayrım ırklar arasında da vardı; ırkların çoğu sefildi, ancak bir tanesi “üstün ırk”tı. Bu vasıfların oluşabilmesi için de sürekli bir savaş ve mücadelenin gerekliliğine inanıyordu. Savaşın zaruri olarak gerçekleşen bir kötülük olarak değil de, ırkların ya da milletlerin gelişmesini sağlayan bir iyilik olarak algılanması, Nietzsche’den sonra, her türlü ırkçılığın ve nasyonalizmin de temel inançlarından biri haline gelecekti. Nietzsche’nin aşağıdaki sözü de bu yaklaşımı çok açık ifade eder:

Vicdandan, merhametten, bağışlamadan, insanların bu dahili zalimlerinden kurtulunuz; güçsüzleri baskı altına alınız, cesetleri üzerinden yukarıya tırmanınız… (Aliyev İzzetbegoviç, Doğu ve Batı Arasında İslam s. 97)

Bu sözlerden de anlaşılmaktadır ki, dinsiz bir yapının oluşturduğu mantık bozuklukları sınır tanımamaktadır. Bu ifadelerde, Allah korkusu olmayan insanların zalimlikte, insaniyetsizlikte, bencillikte kısacası her türlü şeytani vasıfta ne kadar ileri gidebilecekleri görülmektedir. Hitler de teorilerini geliştirirken Darwin’in yaşam mücadelesi fikrinden ilham aldı. Ünlü kitabı Kavgam’ın adını, bu yaşam mücadelesi fikrinden esinlenerek belirlemişti. Hitler de, aynı Darwin gibi, Avrupalı olmayan ırkları maymunlarla aynı statüye koyuyor ve şöyle diyordu:

Kuzey Avrupa Almanlarını insanlık tarihinden çıkarın, geriye maymun dansından başka bir şey kalmaz. (Carl Cohen, Communism, Facism and Democracy, 1967, s.408-409)


Neo-nazilerin ve diğer faşist grupların ortadan kaldırılması, ancak faşist ideolojinin yıkılmasıyla mümkün olabilir. Faşist ideolojinin yıkılması içinse, ırkçılığın sözde bilimsel temeli olan Darwinistik düşüncenin çökertilmesi gereklidir.
Naziler’in evrimci görüşlerinin temelinde, “öjeni” kavramı yatıyordu. Öjeni, sakat ve hasta insanların ayıklanması ve sağlıklı bireylerin çoğaltılması yoluyla bir insan ırkının “ıslah edilmesi” anlamına geliyordu. Bu teoriyi ortaya atan kişiler de tahmin edilebileceği gibi Darwinistler’di: Charles Darwin’in oğlu Leornard Darwin ve kuzeni Francis Galton. Öjeniyi Almanya’da ilk benimseyen ve yayan kişi ise, ünlü evrimci biyolog Ernst Haeckel oldu. Haeckel, Darwin’in yakın bir dostuydu ve ona sürekli fikirler veriyordu. Bunlardan biri de sakat bebeklerin zaman geçirilmeden öldürülmesi, böylece evriminin hızlandırılmasıydı. Haeckel’in bir başka fikri cüzzamlıların, kanserlilerin ve akıl hastalarının acısız bir biçimde öldürülmeleri gerektiğiydi. Eğer bu insanlar öldürülmezlerse topluma yük olmaları kaçınılmazdı.

Hitler iktidara geldikten sonra Haeckel’in fikirlerini kendi resmi politikası haline getirdi. Akıl hastaları, sakatlar, doğuştan körler ve kalıtsal hastalıklara sahip olanlar, özel merkezlerde toplandılar. Bu çarpık anlayışa göre, Alman ırkının saflığını ve “sözde” evrimsel ilerleyişini bozan bu kişilere parazitler olarak bakılıyordu. Nitekim bir süre sonra toplumdan soyutlanan bu insanlar, Hitler’den gelen gizli bir talimatla öldürülmeye başlandı.


Darwin: TÜRKLER "AşAĞI IRK"

II. Dünya Savaşı’nı kaybeden Nazi imparatorluğu, ardında milyonlarca masum insanın kanını bırakarak tarihe karıştı. Ama Nazi ideolojisine zemin hazırlayan toplumsal Darwinizm düşüncesi, yaşamaya devam etti. Hitler’den sonraki yıllarda ise Darwin’in bir başka sözü Naziler arasında çok büyük önem kazandı. Neo-Naziler Türklere yönelik girişimlerinde onun bu sözünden güç aldılar. Darwin, W. Graham’a yazdığı 3 Temmuz 1881 tarihli mektubunda, Türklere yönelik ırkçı yaklaşımını şöyle ifade ediyordu:

“Avrupalı Irklar olarak bilinen medeni ırklar, yaşam mücadelesinde Türk barbarlığına karşı galip gelmişlerdir. Dünyanın çok da uzak olmayan bir geleceğine baktığımda, bu tür aşağı ırkların çoğunun medenileşmiş yüksek ırklar tarafından yokedileceğini görüyorum. Francis Darwin, The Life and Letters of Charles Darwin, cilt 1. ss. 285-86 )

İşte Darwin’in Türklere yönelik bu ifadesi, özellikle de son on yılda Avrupa’da güç kazanan ırkçı hareketlere sözde bir dayanak sağlıyordu. Buna göre “Türklere karşı yapılan her türlü saldırı evrimsel sürecin işlemesine bir yardım amacı taşıyordu ve medeni ırkların gelişmesine fayda sağlayacaktı”.


Nazizim Avrupa’da Hala Çok Güçlü

Son zamanlarda gazetelerde sık sık Neo-Nazilerin Avrupa’da güç kazandıkları, gövde gösterileri yaptıkları ve eylemlerde bulundukları ile ilgili haberler okuyoruz. Üstelik eylemleri yapan gruplar bu kez hem iktidardaki hükümetlerden, hem yakın oldukları partilerden, hem de kendi halklarından çok büyük destek görüyorlar. Örneğin sadece Almanya’da Neo-Nazi olarak adlandırılan gençlerin sayısı 60 bini geçmezken, bu gençleri sempati ile bakan Almanların sayısı 10 milyona yakın. Bugün Almanya’da yasal olarak kurulmuş beşten fazla Nazi yanlısı parti bulunuyor. Hollanda, İsveç ve Fransa gibi ülkelerde de ırkçı akımlar sürekli güç kazanıyor ve her ülkede yaşayan azınlıklar üzerinde (özellikle de Kuzey Afrika kökenli Müslümanlar ve Türkler) karanlık etkileri görülüyor.

Bizim yakın tarihimiz de bu gibi üzücü saldırılarla, geride kalan gözü yaşlı ailerle dolu. Örneğin gerek Almanya’da, Hollanda’da, gerekse diğer Avrupa ülkelerinde çok yakın tarihlerde Türklere yönelik benzer girişimlerde bulunuldu.


Türklere Sistemli Saldırılar

Bundan başka Hollanda’nın Lahey kentinde Türkler’e yönelik bir saldırı daha gerçekleşti. Söz konusu saldırıda da bir Türk kadın ve beş çocuğu öldürüldü. Ardından Türkler tarafından düzenlenen yas yürüyüşünden sonra yürüyüşü düzenleyenlerin evlerine, üzerlerine Gamalı Haç çizilmiş imzasız tehdit mektupları geldi. Mektuplar “ölüm” tehditleri içeriyordu. Bunun yanısıra ölümle sonuçlanmayan, ancak maddi ve manevi büyük zararlara neden olan saldırılar dur durak bilmiyor. Camiler yağmalanıyor, evlerin ve okulların camları kırılıyor, kişilere yönelik tacizler gerçekleştiriliyor, gençler arası kavgalar ve yaralamalar bitmek bilmiyor. Ancak nedense bu insanlık dışı olaylara dur diyecek hiçkimse çıkmıyor. Hiçkimse köklü çözümler almak için girişimde bulunmuyor.

Yakın tarihimiz dünyanın daha pek çok yerinde Türk soyuna mensup insanların maruz kaldığı bu tip insanlık dışı eylemlerle doludur. Örneğin 80’li yıllar ve öncesinde Bulgaristan Türkleri’nin uğradığı zulüm ve asimilasyon çalışmaları da bu konuya örnek verilebilir. Bulgaristan’daki soydaşlarımızın zorla isim ve soyadları değiştirilmeye çalışılmış, Türkçe konuşmaları yasaklanmıştır. 

Öte yanda Sovyet Rusya zamanında da Rusya federasyonuna bağlı Türkler asimile edilmeye çalışılmıştır. Sovyetler bu amaçla Türkler’i dağınık bölgelere yerleştirmişler ve bağlantılarını tamamen kesecek formüller uygulamışlardır. Aynı şekilde Stalin döneminde Türkiye ile sınır bölgede yaşayan Ahıska Türkleri yerlerinden koparılarak Sibirya başta olmak üzere Sovyetler Birliği’nin çeşitli yerlerine dağıtılmışlardır. Yerlerine ise Hıristiyan Gürcüler yerleştirilmiştir. Rusya’nın Kafkasya politikası Türkiye sınırında Hıristiyan Gürcü ve Ermenilerden oluşan bir gayri müslim halk oluşturarak, Türkiye’nin Türk dünyası ile irtibatını kesmek olmuştur. 

Yukarıda saydığımız bu olaylar, dünya üzerindeki ırkçı hareketlerin sadece çok küçük bir bölümüdür. Ancak bu hareketlerin mutlaka önüne geçilmeli, masum insanların sadece renkleri ve ırkları nedeniyle soykırıma tabi tutulmalarına bir dur denilmelidir. Bu insanlık dışı hareketlerin önüne geçilmesinin tek yolu ise bu ideolojilere zemin oluşturan fikirlerin geçersizliğini ortaya koymaktır. Çünkü kişilerin, ya da küçük gruplaşmaların önüne geçmekle bu gibi olayları durdumak mümkün değildir. Bu bataklık kurutulmadığı sürece aynı fikirler mutlaka tekrar tekrar hayat bulacaktır. Bu kaçınılmazdır. O nedenle faşizmin fikri dayanağı olan Darwinist anlayışın modern bilimin bulguları ışığında çökertilmesi ırkçı hareketlerin de sonu olacaktır.


Perspektif

Devlete Bağlılık ve Ahlak

Bilindiği gibi bir toplumda huzur ve sükunet, o toplumdaki insanların devlete ve onun tüm birimlerine gösterdileri itaat, saygı ve güvenle sağlanabilir. Kuran'da ise "itaat" makbul bir ahlak özelliği olarak teşvik edilmektedir. Allah Müslümanlara pek çok ayetiyle itaati emretmektedir. Dolayısıyla Kuran ahlakına göre yaşayan insanların oluşturduğu bir toplum aynı zamanda, devlete itaatin ve saygının en yüksek derecede yaşandığı bir ortam olur.

Din, aynı zamanda insanları her türlü anarşi ve terör eyleminden de uzak tutar. Din ahlakını gereği gibi kavrayan ve yaşayan bir insan, Allah'ın yukarıdaki ayetlerindeki emri gereği yeryüzünde karışıklık çıkarmaktan, sıkıntılı, karmaşa dolu ortamlar yaratmaktan şiddetle kaçınır. Kuran ahlakına uygun huzur ve sükunet dolu, itidalli, hoşgörülü, her zaman sorunları çözme arayışı içinde olan, olayları tırmandırmayan, aksine her zaman uzlaştırıcı olan bir tutum sergiler.

Günümüzde dinin bazı kesimlerce yanlış bir biçimde anlaşıldığı ve uygulandığı doğrudur. Oysa yukarıdaki Kuran ayetlerinde anlatılan gerçek dindar modeli toplumda yaygınlaşırsa, toplumsal hayat da son derece barış ve esenlik dolu olur. İnsanlar devlete duydukları güven ve saygıyı, onun birimlerine itaat ederek gösterirler. Polise ve diğer güvenlik güçlerine kızgın, ters davranan, zorluk çıkaran insanlar olmaz.

Aksine İslam ahlakını yaşayan insanlar son derece yardımsever ve hoşgörülü tutumlarıyla, güvenlik güçlerinin yanında yer alır, onların işlerini kolaylaştıracak şekilde hareket ederler. Bu ahlaktaki insanların varlığı sayesinde toplumdan anarşi, terör, kargaşa ve düşmanlık giderilir. İnsanlar arasında kavgalar, bağırtılar, tartışmalar tamamen kalkar. İnsanlar sokaklara rahatça çıkabilir, gece-gündüz güven içinde her yerde dolaşabilir.

Dinin varlığı, Allah sevgisini beraberinde getireceği için bu, tüm insanlarda çok olumlu ve güzel bir etki yapar. Herkes Allah'ın rızasını kazanmak için güzel ahlak gösterir, birbirini Allah rızası için sever, sayar. Toplumun geneline şefkat, merhamet, hoşgörü hakim olur. İnsanlar Allah'ın emri doğrultusunda hayırlarda yarışırlar.

Diğer yandan Allah korkusu sayesinde herkes ahlaksızlıklardan ve kötülüklerden kaçınır. Asırlardır engellenemeyen, önü alınamayan her türlü olumsuzluk bir anda biter. Dinin sıcaklığı ve barışçı ruhu her yere hakim olur. Elbette burada kastedilen Kuran'da bildirilen gerçek dindir ve bu dinin samimi olarak yaşanmasıdır.

Bir toplumun varlığında ailenin rolü çok büyüktür. Dinin tam anlamıyla yaşandığı bir ortamda daha önceki konularda belirtildiği gibi aile ilişkileri çok güzelleşir, hakiki sevgi ve saygı yaşanır. Aile olmazsa devletin de milletin de anlamı kalmaz. Bunlar birbirleriyle çok bağlantılı kavramlardır. Aile yıkılınca millet kavramı da yok olur, devlet de zarar görür. Bu durum domino taşları örneğinde olduğu gibi böyle devam eder.

Nitekim dinin yaşanmadığı toplumlarda insanların isyancı kişiliklere büründükleri, anarşist eylemlerde bulundukları, devlete karşı cephe aldıkları bilinen bir gerçektir. Özellikle de milli ve manevi değerlerin korunması gerektiği durumlarda, Allah korkusu olmayan insanların umursuz davranacakları kesindir. Milli ve manevi çıkarlarla kendi çıkarları arasında bir kıyas yapmaları gerektiğinde dinden, uzak insanların kolaylıkla nefislerini tercih edecekleri açıktır. Bu, gerektiğinde vatana ve millete hizmet etmekten, onun uğrunda mücadele etmekten kaçınmaya, hatta bölücü faaliyetlerde bulunmaya kadar geniş bir yelpazede düşünülebilir.

Oysa dini yaşayan insanlar için devlet ve millet kavramları çok büyük değere sahiptir. Gerektiğinde devleti için kişi canını tehlikeye atar, devletinin, milletinin çıkarlarını şahsi menfaatlerinden üstün görür. Milli ve manevi değerlerini canla başla korur.

Din ahlakının yaşandığı bir ortamda öğrenciler de devlete, millete karşı saygı ve sevgi dolu olurlar. Değil bu mukaddes kurumlara karşı mücadele vermek, tam tersine destek olup, yardım ederler. Günümüzde olduğu gibi askere, polise saldırmazlar, tam tersine devleti koruyan, savunan bu görevlilere karşı son derece hürmetkar ve yardımcı olurlar. Toplum genelinde devlete, orduya ve polise karşı tam bir güven ve sahip çıkma duygusu gelişir. Öğrenci olayları, kardeş kavgaları, sağ sol çatışmaları gibi problemler ortadan kalkar. Çünkü kimsenin anlaşamadığı, çekiştiği, savaştığı bir husus kalmaz. Herkes Allah'ın kitabına iman eder, onda bildirilen güzel ahlak anlayışını benimser, sonuçta da kimse birbiriyle ters düşmez. Sorunların çözümünde herkes kendisini karşısındakinin yerine koyar, merhamet eder, hoşgörüyle yaklaşır. Böylece her problem kısa sürede güzellikle hallolur.

Devlet böyle bir ortamda çok rahat yönetilir. Ülke çok daha güvenli ve müreffeh bir hale gelir. İdareciler de insanlara karşı çok adil, merhametli olurlar, her türlü adaletsizlik ortadan kalkar. Dolayısıyla kendileri de çok saygı görürler. Böyle devletler de çok güçlü ve sarsılmaz bir temele sahip olurlar.



Çin'de Komünist Zulüm

Mao Tse Tung’un iktidara gelmesiyle birlikte Çin halkı için ve Uygur özerk bölgesinde yaşayan müslüman Türkler için çok büyük zulümlerle dolu bir dönem başlamıştır. Mao önderliğindeki komünistler uzun süren bir iç savaş sonucunda 1949 yılında iktidara geldiler. Mao bu tarihten 1976 yılına kadar çok baskıcı ve kanlı bir yönetim kurdu. Nitekim Mao'nun Çin'de başlatmış olduğu komünist fikir akımının uzantıları dünyanın her yerinde faaliyetlerini sürdürmektedir.

Felsefi ve ekonomik açıdan tüm dünyada büyük bir  çöküş yaşayan komünizmin Çin’de müslüman azınlığa yapmış olduğu zulüm sürüyor. 1945 yılından bu yana komünist Çin yönetimi altında yaşayan müslüman Uygur halkı sistemli bir soykırımla karşı karşıya.


Mao'nun Zulmü

Mao Tse Tung’un iktidara gelmesiyle birlikte Çin halkı için çok büyük zulümlerle dolu bir dönem başlamıştır. Mao önderliğindeki komünistler uzun süren bir iç savaş sonucunda 1949 yılında iktidara geldiler. Mao bu tarihten 1976 yılına kadar çok baskıcı ve kanlı bir yönetim kurdu. Çin’de de aynı Rusya’da olduğu gibi kendilerini yoksulların kurtarıcıları gibi gösteren komünist dikta yönetimi, halkın tarlalarına, hayvanlarına, ürünlerine ve tüm mülklerine el koydu. Bu arada iktidardakiler ve yandaşları zenginleşirken, halk açlıktan ölüyordu. Denenen tüm reformlar ülkede yaşanan kargaşaları ve kaosu daha da artırdı. Milyonlarca insan bir hiç uğruna hayatını yitirdi. Mao hem kendi halkına ve özellikle de azınlıklara karşı büyük bir soykırım uyguladı. Ülkeyi tamamen dış dünyaya kapatarak, basın-yayın ve haberleşmeyi kendi tekeline aldı. Hükümete ya da rejime yönelik en ufak bir eleştiri idamla sonuçlandı.


Hedef Dini Ortadan Kaldırmak


Darwinist ve materyalist felsefenin dünyaya getirdiği belalara en çarpıcı örnek Mao'nun Çin'de gerçekleştirdiği devrimle birlikte başlayan komünist zulümdür. Bu zulüm sadece Çin işgali altındaki müslüman Uygur'lara değil, Çin topraklarında yaşayan herkese felaket getirmiştir. Bu sapkın ideolojinin dünyanın çeşitli ülkelerinde yaşayan uzantıları, yaşadığı topraklarda kargaşa çıkarmaya devam etmektedir. 
Yine aynı Rusya’da olduğu gibi azınlıkların kendi dinlerinin gerektirdiklerini yapmaları tamamen yasaklandı. Din adamları korkunç işkencelere maruz kaldılar, camiler ve ibadethaneler kapatıldı. Dinin anlatılması tamamen yasaklandı. Okullarda sadece Mao’nun sapkın felsefesinin anlatıldığı Kızıl Kitap okunuyor, materyalizm aşılanıyordu. Komünist sistemin menfaati için her türlü ahlaksızlığın yapılabileceği telkini veriliyor, aile kurumunun ise devletin bekaasını olumsuz yönde etkileyeceği öğretiliyordu. Bunun sonucunda milyonlarca aile dağıtıldı, çocuklar kreşlere verildi ve ailelerin senede ancak birkez biraraya gelmelerine izin verildi.

Geçtiğimiz günlerde gazetelere yansıyan bir olay ise Mao döneminden günümüze kadar pek fazla birşeyin değişmediğini gösterdi. Yaklaşık 1 milyar 250 milyon nüfusuyla dünyanın en kalabalık ülkesi olan Çin’de 1970’li yıllardan bu yana uygulamaya konan tek çocuk politikası sonucunda aileler kürtaja zorlanıyordu. Hatta hamile kalarak kuralları ihlal eden kadınlar gözaltı merkezlerinde tutuluyordu. Yabancı kaynaklar ise birden fazla çocuk sahibi olanların dövüldüğü ve evlerin yıkıldığı yönünde haberler alındığını bildiriyorlar. Geçtiğimiz günlerde ise çok vahşi bir olay gerçekleşti. Dördüncü çocuğuna hamile kalan bir kadına çocuğunu öldürmek için ilaç verildi. Ancak buna rağmen çocuk sağlıklı bir şekilde dünyaya geldi. Bunun üzerine aileye çocuğunu hemen hastane çıkışında öldürmesi söylendi. Aile bunu yapamayınca bu kez bebek devlet görevlileri tarafından boğularak öldürüldü. Çin hükümeti bu vahşi politikayı desteklemiyor gibi gözükse de, bunların hükümet eliyle yapıldığı artık herkes tarafından biliniyor. Yani Çin’de hakim olan komünist ahlak daha kundaktaki bir bebeği dahi boğarak öldürmeyi meşru gösterecek bir hal almıştır.


Manevi Değerler Yok Sayılırsa

Fakat bu yaşananlar hiçkimseyi şaşırtmamalıdır. Bunlar Darwinist ve materyalist hayat anlayışının çok doğal sonuçlarıdır. Manevi değerlerin hiçe sayıldığı, insanların gelişmiş bir hayvan türü olarak görüldüğü, Allah'a ve ahiretteki hesap gününe inanılmadığı bir devlet anlayışında, halk her an zulüm, eziyet, çile, zorluk içinde olacaktır ve her an dehşet ve korku yaşayacaktır. Rusya’da ve Çin’de yaşananlar bunun çok açık ve hala güncel örnekleridir.

Darwinizm'in ne kadar büyük bir bela ve tehlike olduğunu göremeyenler veya görmezlikten gelenler, 20.yüzyılı ve günümüzde gelişen bazı olayları bu yönleriyle düşünerek, gerçekleri kabullenmeye başlamalıdırlar. Kötülüklerin, zulmün ve acımasızlığın kökeni kurutulmadan, belalar ve acılar son bulamaz.

   
   

mikail

 Sevgili Nazire, ellerine sağlık, çok güzel bir yazı yazmışsın.Her şey tüm açıklığıyla ortada. Umarım tüm Türk gençleri bunları okur ve ders alır. Ne asil bir milletin ferdi olduğunu fark eder,ve ona layık olmak için daha çok çalışır.Ne diyor Büyük Atatürk;"Türk Genci ecdadını tanıdıkça kendinde daha büyük işler başarma gücü bulacaktır."
Saygılar ve teşekkürler.....

melisözge

muhtesem bir yazi Nazire ve bende Mikail´e katiliyorum.Ama disari ciktigimda görüyorumki cevremdeki türk genclerini benliklerini unutmuslar(yurtdisindaki genclerden bahsediyorum) ve ben bu tabloyu gördükce cok üzülüyorum öyleki parmakla gösterilecek kadar az sayvida ahlaki degerlerini,saygiyi ve en bana göre en degerli sey olan Allah korkusunu kaybetmeyen genclerimiz.Umarim cok gecikmeden kendi özlerine dönerler.
Bu yazi icin tekrar tesekkürler ve saglicakla kal  nazire ellerine saglik...

aybastili ekrem

Ellerin dert görmesin Nazire! Cok güzel olmus.Avrupada yasayipta gecmisinden,atalarindan haberdar olamayan kardeslerimiz icin bulunmaz bir yazi dizisi.InsaAllah bu yazdiklarini bir nebze okurlarda biraz kendi benliklerine dönerler.Biz Anadoluda yetistigimiz icin bunu daha kolay farkediyoruz.Sagol Nazire Milliyetcilik duygularimizi kabarttin. ;)

Nazire

Ilginiz ve beyendiginiz icin tesekkürler arkadaslar. :)

Nazire

Sorma bana oymağımı boyumu
Beşbin yıldır millet gibi yaşarım
Deme bana Oğuz, Kayı, Osmanlı
Türk’üm, bu ad her ünvandan üstündür.

ZİYA GÖKALP



Dünyanın bize saygı göstermesini istiyorsak önce bizim kendi benliğimize ve milliyetimize o saygıyı duygu planında, fikir planında, eylemli olarak tüm eylemlerimiz ve davranışlarımızla gösterelim ve bilelim ki ulusal benliğini bulmayan uluslar başka uluslar için birer avdır.

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK 


Balkan Müslümanlarının Türk'lüğü

"Türk", "Müslüman" ya da "Osmanlı" kelimeleri aynı anlama geliyorlardı ve Boşnaklar bu kavramlarla özdeşleştirildikleri için düşman sayılıyorlardı. "Türk" ya da "Osmanlı" kavramı, Türkiye'nin etkisini sınırlarının çok ötesine taşıyan büyük bir
vizyonun adıdır. Balkanlar da olduğu gibi...

Bugün başta Sırplar olmak üzere diğer tüm Balkan milliyetçileri, Boşnakları, Arnavutları, yani etnik olarak Türk olmayan ve Türkçe konuşmayan Balkan Müslümanlarını ''Türk'' olarak görmekte sakınca görmüyorlar. Bunun nedeni ise, etnik kökenleri ne olursa olsun, Balkanlar'daki tüm Müslümanların aralarında yaşadıkları Hıristiyan uluslardan ayrı bir ''millet'' olarak algılanmaları. Bu ''millet'' in ismi ise, her ne kadar etnik bir Türklüğü ifade etmese de, 'Türk Milleti''... Florida Üniversitesi'nden Balkan tarihçisi Maria Todorova, bu durumu şöyle açıklıyor:

"Balkan milliyetçiliği Ortodoks Hıristiyanların birliğini parçalarken, öte yandan tekvücut ve değişmez bir Müslüman cemaati imajı üretmiştir ve bunu da "millet" kavramı bazında görmektedir. Bir başka deyişle, Balkanlardaki Hıristiyan halklar kendi aralarında milliyetçilik kıstasına göre ayrımlar geliştirirken, öte yandan Müslümanlara, sanki bu insanlar tek bir milletmiş gibi davranmışlar ve bu yönde bir söylem geliştirmişlerdir. Bu Hıristiyan uygulamasının en açık örneği, Balkanlar'daki tüm Müslümanlara, etnik kökenlerine göre bir ayrım yapmadan, "Türk" denmesidir. Bu, bölgede hala çok yaygın olan bir kullanımdır."


Balkanlarda Asıl Hedef Türk-İslam Medeniyeti

Öte yandan, Balkan Müslümanlarının geneli de, milliyetçi söyleme adapte olmadıkları için ve Balkanlar'daki ulus-devlet oluşumları tarafından dışlandıkları için, kendilerini ayrı bir "millet" sayan bir toplumsal bilinci bugüne kadar korumuşlardır.1

Todorova'nın da belirttiği gibi, Balkan Müslümanları için, dini kimlikleri her zaman için etnik kimliklerden çok önce gelir. Bosna'daki durum daha da belirgindir; Sırplarla ya da Hırvatlarla tamamen aynı etnik kökene sahip olan ve aynı dili konuşan Boşnaklar, bu iki halka hiç bir zaman bütünleşmemiş, kendilerini hep Osmanlı ekseninde görmüşlerdir.

Balkan uzmanı Eran Frankel, aynı durumun Makedonya için de geçerli olduğunu vurgular. Frankel'e göre, "Makedonyalı Müslümanlar hiç bir zaman Makedonyalılık adına İslam'ı geri plana atmış ya da reddetmiş değildirler. Aksine, çoğu kez kendi Slavlıklarını reddetmişler ve Slav olmayan bir İslam kimliğini benimsemişlerdir."2 Yine Frankel'e göre Makedonya'daki Müslüman Arnavutlar ya da Çingeneler, kendilerine Slav kimliğini benimsemektense, "Türk" olarak tanımlanmayı tercih ederler.3

İşte bu nedenle de, Türkiye'nin Balkan yarımadasındaki "uzantısı" olan halklar, yalnızca birkaç milyonluk Balkan Türkü değil, nüfusları 10 milyonu bulan Balkan Müslümanlarıdır. Çoğu etnik olarak Türk olmayan ve Türkçe konuşmayan bu insanlar, kendilerini aynı dili konuştukları Sırplar'dan ya da Bulgarlar'dan çok Türklere yakın hissetmektedirler.

Çünkü bu insanlar herşeyden önce "Osmanlı"dırlar ve Türkiye de Osmanlı'nın yegane mirasçısıdır. Üstteki satırları yazan Maria Todorova, bu konuda şöyle söyler:

"Türkiye'nin Balkanlar'daki etkisi oldukça komplekstir. Bu etki, öncelikle Balkanlardaki Türkçe konuşan nüfusa yöneliktir. Bu nüfusun büyük bölümü Bulgaristan'da yaşar, kalan kısmı ise çok daha az sayılarda Yunanistan, Romanya ve eski Yugoslavya'dadır. Ancak Türkiye'nin etki alanı bununla sınırlı değildir. Aynı zamanda Slav diliyle konuşan Müslümanlar da Türkiye'nin etki alanı içindedirler".4

Todorova, Türk-olmayan Balkan Müslümanlarının kendilerini Türklükle özdeşleştirme eğilimlerine gösterge olarak ilginç bir noktanın daha altını çizer: 20. yüzyıl boyunca Balkanlar'dan Türkiye'ye göç eden Slav Müslümanlar (Arnavutlar dahil), Türk kimliğini benimseyerek Türk toplumu içinde asimile olmuşlardır. Bu durum, Todorova'ya göre, "Osmanlı mirasının Türk etkisine dönüşmesinin açık bir örneğidir".5

Kuşkusuz bu tarihsel gerçek Türkiye açısından son derece önemli bir stratejik avantajdır. Tüm Balkanlar'da, aslında etnik olarak "Türk" olmamalarına karşın, kendilerini "Türk" olarak gören ya da görmeye eğilimli büyük bir Müslüman nüfus vardır. Bu "fahri soydaşlarımız"ı bize bu denli bağlayan unsur ise, Osmanlı mirasıdır.

İşte Türkiye'nin Osmanlı kimliğine sahip çıkması gerektiğini, çünkü bunun Türkiye için büyük bir stratejik avantaj oluşturduğunu söylemekle tam da bunu kastediyoruz. "Osmanlı" kavramı, Türkiye'nin etkisini sınırlarının çok ötesine taşıyan büyük bir vizyonun adıdır. Bu, Balkanlar'da olduğu gibi Ortadoğu'da da böyledir.


"Türkleşmiş" Slavlara Soykırım

İşin önemli bir diğer yönü ise, Balkan Müslümanlarının "Türklüğü"nün aynı zamanda onların düşmanları tarafından da kabul görmesidir. Bu nedenle sözkonusu düşmanlar, kendileriyle aynı etnik kökenden gelen ancak kültürel olarak "Türk" olan bu insanlara karşı tarih boyunca "etnik temizlik"ler düzenlemişlerdir.

Balkanlar'daki Slav Müslümanların düşmanları tarafından "Türk" olarak görülmelerinin en somut örneği, Sırplar'ın Boşnaklar'a karşı besledikleri nefrette ortaya çıkar.





Sırplar, Osmanlı'nın bölgeye hakim oluşuna dek güçlü bir Krallığa sahiptiler. Ancak 1389 yılındaki Kosova Savaşı, bu Krallığın sonunun başlangıcı oldu. 1459 yılında Sırp Krallığı tümüyle ortadan kaldırıldı ve tüm Sırp toprakları kesin olarak Osmanlı egemenliğine girdi.

Sırplar, Osmanlı karşısındaki yenilgilerini hiç bir zaman kabullenemediler. Zaman içinde Sırpların mağlubiyetini "seçilmişlik"le kutsayan farklı efsane ve inançlar gelişti. Özellikle Kosova Savaşı hakkında ilginç inançlar üretilmişti.Bosnalı Müslümanlar, Sırpların gözünde, birer haindiler. Onları "İslamlaşmış Sırplar" olarak algılıyorlardı. Bosnalıların, Sırplara verilen "seçilmişlik" payesini bırakarak, kendilerini Osmanlı'ya sattıklarını düşünüyorlardı.


600 Yıllık Nefret

Bu kompleks ve nefretler, yüzyıllar boyunca bilinçaltında kalmış, ancak dağlara çıkarak Osmanlı'ya karşı direnen "haiduk" (haydut) çetelerinin anılarıyla yaşamıştı. Osmanlı ordularının 1683'teki Viyana bozgununun ardından, Bosnalı Müslümanlara karşı duyulan nefret fırsat buldukça eyleme dönüşmeye başladı. İlk kan, 1702 yılında Karadağ'da döküldü. Başkent Çetine'deki sivil Müslüman nüfusa karşı gerçekleştirilen katliama Istraga Poturica (Türkleşmiş olanların imhası) adı verilmişti. Boşnaklar aslında "Türk" değil, sadece Müslüman olmuşlardı, ama bu ikisi Balkanlar'da aynı anlama geliyordu.

Sırp milliyetçiliğinin 1980'lerdeki yükselişinde de hep aynı tema kullanıldı. "Türk", "Müslüman" ya da "Osmanlı" kelimeleri aynı anlama geliyorlardı ve Boşnaklar bu kavramlarla özdeşleştirildikleri için düşman sayılıyorlardı. Sırbistan'ın radikal milliyetci lideri Slobodan Miloseviç'in Kosova Savaşı'nın 600. yıl dönümünde Kosova'nın başkenti Piriştine'nin yakınlarındaki Gazimestan adlı ovada gerçekleştirdiği ünlü mitingin de teması yine aynıydı. Miloseviç 600 yıl önce yaşanan Kosova yenilgisine atıfta bulunmuş ve "bir daha yenilmeyeceğiz" demişti. Düşman yine aynıydı; Osmanlı. Nitekim mitingin yapıldığı alanın yakınlarında bir yere önceden kan renkli koca bir anıt kondurulmuş ve üstüne de Prens Lazar'ın şu sözleri kazınmıştı:

Her kim ki Sırp ve Sırp kökenlidir
Ve Kosova Ovası'na Türklerle savaşmaya gelmez
Onun ne erkek, ne dişi, zürriyeti olmasın
Onun hasadı olmasın.
1389-1989

Tüm bunlar, Balkan Müslümanları kadar İslam aleyhtarı Balkan milliyetçilerinin de İslam ve Türk kavramlarını özdeşleştirdiklerinin işaretleridir. Bu iki kavramı birleştiren ortak zemin ise, elbette ki Osmanlı kimliğidir.

Türkiye'ye Osmanlı'dan kalan büyük bir Balkan insiyatifi vardır. Bu bölgede varolan Türk-İslam kimliği, Türkiye'nin önündeki tarihsel bir sorumluluktur. Bu insanları korumak ve harekete geçirmek Türkiye için ciddi bir etki alanı oluşturabilir. 1912'ye kadar bizim olan topraklar üzerinde güçlü bir işbirliği kurmak, doğal bir hak ve sorumluluktur. Türkiye, Balkanlar'da bu şekilde bir etki alanı oluşturmakla diğer dış politika yönlerinde, Orta Asya, Kafkaslar ve Ortadoğu'da büyük bir stratejik avantaj ve siyasi güç elde edecektir.


Türk-Islam-Kültürü . com

derwisch

selam,

Cogu zaman, Türkiye'deyken bile, kimlik arayislari icine girmisimdir. Fethullah Hoca'nin yurtlarindan tutun da TIKKO sempazitanligina kadar... Sükür geride kaldi hersey... Kendimi uzun zamandir "osmanli" diye tarif ediyorum. Ve öyle yasiyorum.

Öyle bir cografyaki Türkiye, bir milliyete, bir mezhebe, bir sosyal sinifa dahil ettiniz mi kendinizi, sigmiyorsunuz o kimlige...

Cok kapsamli bir ifade 'osmanli' olmak. O yüzden birlestiriciligi cok önemli.

Burada Almanya'da dahi ayrimcilik kendiliginden ortaya cikiyor ne yazikki. Ben nereye koyayim kendimi; dedelerim, nenelerim hem Kürt, Türk, Arap;hem ne bileyim sünni, safi, alevi iste...

Mustafa Kemal'in tariflendirdigi ulusal milliyetcilik de saramiyor yaralarimi... Tarih bilgilerini sorgulamali kisi bence...

Simdi gerekli görülmüyorsa bile ileride illaki...

Ben de "Nazire"ye cok tesekkür ederim...


Nazire

Insanin yasi ilerledikce, geldigi yerin insanlari neler yaptilar, kendileri neydi, nasildi, diye sorular bitmiyor, ben benim soy ismimin bana degisik gelmesi, ve cocukken, sen neredensin diye sorduklarinda, hic bir sey anlamazdim, yasim ilerledikce, benim tam türk olmadigimi ve dedelerimin, ninelerimin, nereden geldiklerini arastirmaya basladim, ve sonucu cok ilgincdi, tamam yarisi hakiki türkdü, ama yarisi, yüz yillar önce bambaska bir yerden gelmisler. Bu merakimi gideremedim ve arastirdim. Sonuc cok ilginc, ama artik kendimi ben bir türk olarak biliyorum ve görüyorum, ve Atatürk´ün sözleri cok güzel. En önemlisi de bu zaten. Nereden geldigin degil, su an ne oldugun ve kendini nasil kabul ettigin önemli.
Sanada tesekkürler Derwisch.

mikail

 
Değerli Arkadaşlar,Türk Milletinin gururu,günümüz Einstein'i bilim adamımız Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu'nun tesbitine göre Atatürk şöyle der:"Türk demek Türkçe demektir.Ne mutlu Türküm diyene."
Bu söz, her şüpheyi yok eder. Türkçe konuşan, Türk vatanını seven, gerektiği zaman onun için can verebilecek her insan Türktür. Bu Batılıların anlayabileceği bir şey değildir.Bunu ancak imparatorluk geleneğine sahip,hiç bir zaman ırk ayrımı yapmamış,her millete güzel davranmış olan bizler anlarız.
  Gençlerimizin asimile oldukları fikrine de katılmıyorum. Genlerinde bulunan cevher, onların er veya geç kendi özlerine dönmelerini sağlayacaktır.

yazyagmuru001

sevgili mikail izninle yazini biraz toplamak istiyorum ve daha aciklayici olmasini istiyorum cunku bu soz cok onemli bir soz (NE MUTLU TÜRKÜM DIYENE)
Ataturk bu cumleyle ne mutlu turke kelimesi kullanmiyor ne mutlu turkum diyebilene diyor yani turkun dusunurlugunu zekasini beynini paylasimci olmasini akliniza gelecek herseyi yukseltiyor ve turk olmakla gurur duy diyor yanliz bu onura vesileye biz degil her insan nail olabilir diyor mikail hocamin dedigi gibi bu dusunceye ancak ileri goruslu bir insan sahip olabilir ve yazimi atamin unlu deyisleriyle noktalamak istiyorum


ATATÜRK'ÜN BAZI ÖZDEYİşLERİ

- Ne mutlu "Türküm" diyene.

- Geldikleri gibi giderler.

- Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır, ancak
Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır.

- Bu millete çok şey öğretebildim ama onlara uşak olmayı
bir türlü öğretemedim.

- Yurtta sulh, cihanda sulh.

- Sizlere saldırmanızı değil, ölmenizi emrediyorum.

- Memleketin efendisi hakiki müstahsil olan köylüdür.

- Doğruyu söylemekten korkmayınız.

- Beni görmek demek mutlaka yüzümü görmek demek değildir.
Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve
hissediyorsanız bu yeterlidir.

- Türkiye Cumhuriyeti mutlu, zengin ve muzaffer olacaktır.

- Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur.

- Ordular, ilk hedefiniz Akdenizdir. İleri !

- Büyük hedefimiz, milletimizi en yüksek medeniyet seviyesine
ve refaha ulaştırmaktır.

- Türkiye Cumhuriyetinin temeli kültürdür.

- Süngülerle, silahlarla ve kanla kazandığımız askeri zaferlerden
sonra, kültür, bilim, fen ve ekonomi alanlarında da zaferler
kazanmaya devam edeceğiz.

- Zafer, "Zafer benimdir" diyebilenindir. Başarı ise,
"Başaracağım" diye başlayarak sonunda "Başardım"
diyebilenindir.

- Egemenlik verilmez, alınır.

- Egemenlik, kayıtsız şartsız ulusundur.

- Milleti kurtaranlar yalnız ve ancak öğretmenlerdir.

- Öğretmenler: Yeni nesiller sizlerin eseri olacaktır.

- Hayatta en hakiki mürşit ilimdir.

- Türk Milleti bağımsız yaşamış ve bağımsızlığı varolmalarının
yegane koşulu olarak kabul etmiş cesur insanların torunlarıdır.
Bu millet hiçbir zaman hür olmadan yaşamamıştır, yaşayamaz
ve yaşamayacaktır.

- Biz Türkler tarih boyunca hürriyet ve istiklale timsal olmuş bir milletiz.

- Milletimiz davranışlarında ve gayretlerinde sarsılmaz bir
bütünlük gösterdiği için başarılı olmuştur.